İçeriğe geç

| Julya & Irina Yalenchka |

+55 869 yanıt 26,554 görüntülenme Açan BiA ·

/// Yalnız IC mesajlar Yalnız görselli ve [ic] mesajlar, karakter adıyla. OOC konuşmalar gizli. Bulunduğun yerden ileri doğru.

Julya YalenchkaBiA
#269 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: the batuhan batrix - 08.07.2022 23:15

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar




VICE ÜNİVERSİTESİNDEN MÜTHİŞ BİR FESTİVAL  
Yayımlanma: 8 TEMMUZ 2022, CUMA, BRUNO CANTONA TARAFINDAN (evet, tarafından)

  8 Temmuz günü, Vice şehri için harika bir festivale sahne oldu. Vice Üniversitesi tarafından hazırlanan VICEFEST, büyük ve görkemli bir etkinlik ile akşam saatlerinde gerçekleştirildi. Vice Radio'dan Randolph Mitchell'ın sunumu ile de paylaşılan bu festivalde adeta yıldız fırtınası esti. Vice Şehri Belediye Başkanı Alycia Kasparov, festivalin başlangıcında insanları selamladı ve eğlence Poltergeist grubunun müthiş performansı başladı. Ardından sırayla Rock'n Ronin,  sahnelere müthiş bir geri dönüş yapan Marlene "Marley" Weingard, JocKill, MetalVice ve Ronin grubu mükemmel müzikleri ile katılımcıları eğlendirdi. Festivale katılım oldukça yoğunken, yapılan geri dönüşler oldukça olumluydu.

FOTOGALERİ











Bizi ViceSocial'dan takip et!
           
EDITOR
Bruno Cantona
HABER
Bruno Cantona
KAMERA
Jack Leavigne & Julya Yalenchka


Tüm Hakları Saklıdır ©️ Vice News, 2021
[/td][/tr][/table]
Julya YalenchkaBiA
#279 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 12.07.2022 03:41

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar




1. Jordan ve Kılıç Ustası


NFL'den emekli olmasının ardından Bill Glass, hapishanelere yoğunlaşan bir araştırma yapmaya başladı. 1982 yılında North Carolina'daki bir hapishaneye ziyaret planlamıştı ve yanında çevrede ismi olan bir oyuncu istiyordu. Bu hafta yapılan bir telefon konuşmasında özellikle UNC'den Sam Perkins'i istediğini hatırladı.

Onun yerine Jordan geldi.

Dean Smith, Glass'a "Müsait olan ismi büyük bir oyuncumuz yok ancak iyi şeyler vaadeden bir potansiyelimiz var." demişti.

Ziyaretin zamanı geldiğinde Jordan, 1982 NCAA finalinde maçı kazandıran basketi atarak isim yapmayı başarmıştı.

Fakat Glass'ın mahkumları doğruya yönlendirme çabaları esnasında yardımına koştuğunda az daha kariyerini başlamadan bitirecek tehlikeli bir işin parçası oldu.

Jordan'ın midesine bir karpuz yerleştirildi. Gözleri bağlı bir kılıç ustası hedef aldı, hızlı kılıcını savurdu ve karpuzu bir nebze olsun kesmeyi başardı. Henüz işi bitmemişti, bu yüzden kılıç ustası kılıcını bir kez daha savurdu. Biraz ileriye gitmişti.

"Kılıç Michael'a geldi fakat derinden kesmedi. Michael'ı hastaneye yolladık ve orada tedavi gördü, dikişleri atıldı." diyor Glass.

Bir kriz önlenmişti.

"Yıllar boyunca bizimle arkadaş kalmaya devam etti fakat bir daha asla geri gelmedi." diyor şimdilerde 84 yaşında olan Glass.

2. Michael Jordan, Olive Garden'ı Neden Aradı?



Brad Sellers, 1986 NBA draftının ilk turunda Chicago Bulls tarafından seçildikten sonra Jerry Krause, kendisine NBA'in ilk 2.13 metre boyundaki 3 numarası olacağını söylemişti.

Fakat bir sonraki senenin ilk turundan seçilen Scottie Pippen ve Horace Grant'in varlığı, Sellers'ın dakikalarına ket vurdu. Sellers, rotasyondaki fazlalık olduğunu fark ettiğinde Chicago'dan ayrılmaya karar verdi ve Jordan'ı kendisine yardım edecek kişi olarak belirledi.

"MJ'ye 'Benim için işlerin burada yürümeyeceğini onlara söylemelisin' dedim." diyor Sellers.

Jordan, "Bunu gerçekten benim yapmamı mı istiyorsun?" diye sorduğunda Sellers, "Kesinlikle." diye yanıtlamıştı.

Jordan da yapacağını söyledi.

Bir sonraki gün Jordan, Olive Garden'da tavuk parmesan tabağının keyfini çıkaran Sellers'ın nerede olduğunu öğrenip restoranın yöneticisini aradı.

Telefonu Sellers eline aldığında Jordan ona "Seni yarın Seattle'a takaslayacaklar. İyi şanslar B." diyordu.
Sellers, Minnesota Timberwolves'un yolunu tutmadan önce Seattle SuperSonics ile yarım sezon geçirdi.

"Seattle'a geldiğimde 'Ben ne halt yedim?' diye düşünmüştüm. Genç ve aptaldım." diyor 2011 yılından beri memleketi Warrensville Heights'ta belediye başkanlığı yapan Sellers.

Sellers, tam da Bulls'ın hanedanlığının başladığı 1991 yılında ise Detroit Pistons'ın yolunu tuttu.

3. MJ'in Tarzı Nasıl Oluşturuldu?


Tıpkı rekabetçi ruhunda olduğu gibi Jordan'ın takım elbiseleriyle de yarışılması imkansızdı. Bu elbilesel, Chicago'daki lüks bir İtalyan markası Burdi Clothing tarafından tasarlanıyordu.

"Jordan başlarda bizden kazak, gömlek gibi daha spor şeyler alırdı. Bir süre bizden alışveriş yaptıktan sonra babama (Markanın orijinal sahibi Alfonso Burdi) gelip geleneksel bir takım elbise için ölçü almasını söyledim." diyor markanın güncel sahibi Rino Burdi.

Jordan, tutucuydu. Bu yüzden de o güne kadarki takım elbise deneyimleri başarısız olmuştu.

Fakat Burdis, Jordan'ın giymekten keyif aldığı şekilde ölçüler aldı ve bir sonraki gelişi için bir deneme ayarladı.

"Beklentisi yüksek değildi, yine de denemek için soyunma odasına gitti. Çıktığında adeta aşık olmuştu...

Onun istediği gibi daha konik ve sıkı bir takım elbise tasarlamaya çalıştık fakat o, orijinal ölçüleri geri istedi. Böylece tarzı da oluşmuş oldu." diyor Burdi.

Jordan, daha büyük ve gereğinden fazla uzun bir ceket istiyordu çünkü ceketlerin çok kısa olduğuna inanıyor, sürekli aşağıya çekiştirmek zorunda kalıyordu. Ayrıca ince bacaklarına oranla çok büyük olan ayakkabılarını gizlemek için bacakları geniş bir pantolon istemişti.

"Müdavim bir müşteri haline geldikten sonra tamamen işbirliği yapmaya başladık. Açık renkleri, eğlenceli ve çılgın desenleri seviyordu. Bunlar sadece kıyafet değildi, onun kimliğini oluşturuyordu." diyor Jordan'ın giyimini baştan aşağıya tasarlayan Burdi.

4. Jordan'ın Bowling Topunu Sanki Bir Meyve Tutuyormuş Gibi Kavradığı Gün...





Rex Chapman ile Jordan'ın hukuku ileride Kentucky'de forma giyecek olan guard'ın, UNC'ye dahil olduğu 1984 yılına dayanıyor. 1996 yılında ise Chapman, Miami Heat'in Bulls'u devirdiği maçta 39 sayıyla o tarihteki kariyer rekorunu kırmıştı. Bulls'un o sezon sadece 10 maç kaybettiğini hatırlatırız.

Bundan birkaç hafta sonra Heat, Chicago'ya geldi. Hava atışı yapıldığı anda Jordan, dirseğiyle Chapman'ın göğsüne bir darbe indirdi.

"Oh, bu gece böyle mi olacak' diye geçirmiştim içimden. Evet, tam da bu şekilde oldu." diyor Chapman.

Jordan, maçı 40 sayıyla tamamladı.

Şu anda sosyal medyanın ünlü insanlarından biri olan Chapman'a göre Jordan'ın bu performansında yeterince hakkı verilmeyen yardımcıları vardı: İnanılmaz derecede büyük elleri.

"Elleri çok büyük. Tıpkı Dr. J'in, Kawhi Leonard'ın elleri gibi. Bu insanlar gerçekten farklı." diyor Chapman.

Chapman, Jordan ve birkaç arkadaşıyla beraber bowling oynamaya gittikleri günü hatırlıyor. O gün Jordan, parmaklarını deliklere yerleştirmeden topu tutup fırlatmayı tercih etmişti.

"Yedi kiloluk topu sanki meyve tutarmış gibi kavradı." diyor Chapman.

5. "Sen, beni izleyerek büyüdün; ben, seni izleyerek büyümedim"



Chicago'nun kuzeyinde büyüyen Vincent Yarbrough; küçükken Jordan'ın postlerlerini odasına asar, ayakkabılarını giyerdi ve altı şampiyonluğun hepsini adım adım takip etmişti. "Televizyonda Bulls maçı açıksa konuşmanız yasaktı." diyor Yarbrough.

2002'de Denver Nuggets tarafından ikinci turdan seçilip NBA'e giriş yaptıktan sonra Yarbrough, takviminde 20 Ocak 2003 tarihini yuvarlak içine aldı: Jordanlı Washington ile oynayacaklardı.

Yarbrough ve bir diğer çaylak Junior Harrington, Jordan'ı görmek için erkenden salona gelmişti fakat güvenlik, Jordan'ın şut antrenmanı yaptığı kısmı çevreliyordu. Maç başladığında iki çaylak da idollerinin zor anlar yaşadığını görünce hayal kırıklığına uğradı.

"Kobe, o sezon bize karşı oynadığı maçlarda 44 sayı ortalama tutturmuştu, Tracy McGrady ise bize karşı 43 sayı atmıştı. Mike, o sezon emekli olacaktı. Bu yüzden de iyi oynamasını istiyorduk." diyor Yarbrough. Jordan, ilk 14 şutunun sadece 5'inde isabet bulabildi ve Wizards, ağır şekilde mağluptu. "Ben ve Junior, onun damarına dokunmaya başladık. Her kaçırdığı şuttan sonra 'Çöp!' diye bağırıyorduk." diyor Yarbrough.

Jordan, devre arasında ayakkabasını değiştirdi ve ikili, bunun bile lafını yapmıştı: "O çirkin ayakkabıları götür buradan!"

Jordan, sinirlendi.

"Orada dur bakalım seni küçük ş*refsiz. Sen, beni izleyerek büyüdün; ben, seni izleyerek büyümedim."

Jordan, 25 sayısının 10'unu son çeyrekte buldu. Maçın kader anlarında üst üste dört basket attı. Maç bittikten sonra son söz, Jordan'ındı.

"Günün sonunda kazanmak, birçok insanın çenesini kapatabilir. Öne geçtiğimizde birçok ses ortadan kayboldu." diyor Jordan.

Maçtan sonra soyunma odasında Jordan tişörtü giyen Yarbrough, yaptıklarından pişman değildi:

"Onun mükemmeliğinin ortaya çıkmasına sebep olduk."

6. "Carolina'da senden önce o formayı giyen en son oyuncu bendim"


Ged Doughton, yıllar boyunca North Carolina'daki evinde 23 numaralı North Carolina Üniversitesi'ni sakladı. Bazı insanlar gelip "Neden Jordan'ın formasını elinde tutuyorsun?" diye soruyordu. "Benim hikayemi bilmiyorlar." diyor Doughton.

Doughton, 1975 yılında North Carolina'dan basketbol oynaması için burs kazandı. Smith, kendisine kaç numaralı formayı istediğini söyledi. Doughton da halihazırda okul numarası olan 22'yi istedi ancak o numara, Dudley Bradley tarafından giyiliyordu.

"23'e ne dersin?" diye sordu Smith.

Doughton kabul etti.

O forma altında Doughton, üç sezon boyunca belli aralıklarla oynayarak 2.3 sayı ortalaması tutturdu. Son yılında da yedek oyun kurucu rolünde oynamaya devam etti. Bundan iki yıl sonra North Carolina için 23 numaralı formayı giyecek olan oyuncu Jordan olacaktı.

"İkimiz, Carolina basketbolu için bir kitabın başı ve sonu gibiyiz." diyor Doughton, gülerek. "Carolina'da oynamış en iyi oyuncu o, ben ise muhtemelen en kötüsüyüm...

"Bu adamı tanıyorsun değil mi?" diye sordu Whitfield.

Jordan'ın kafası karışmış gibi gözüküyordu.

Doughton, "Senden önce Carolina için o formayı giyen son oyuncu benim." dedi.

Jordan, birkaç dakika boyunca düşündü.

"İsmin Ged Doughton mıydı?" dedi sonra.

Haklı olduğunu öğrenince Jordan, ellerini birbirine vurdu, yerinden kalktı ve "Bulacağımı söylemiştim!" dedi.

7. Beyzbolda da Sarılmak Vardır 


Michael Jordan ile 1994 yılında Birmingham Barons'ta bir sezondan az bir süre boyunca takım arkadaşlığı yapan Scott Tedder, yine de kendisine dair birkaç anı biriktirmeyi başardı.

Bir hikaye beyzbol sopaları hakkında. Tedder, Chicago White Sox tarafından serbest bırakıldıktan hemen sonra Chicago Cubs'ın Orlando'daki takımıyla imzaladı. Hemen bir sonraki gün Barons ile Cubs karşılaşacaktı. Tedder, seyahate ekipmanlarını getirmemişti ancak sorun yoktu. "Antrenmandan sonra soyunma odasına bir baktım ki Michael Jordan, bana üç tane beyzbol sopası bırakmış." diyor Tedder.

Bir de doğum günü hikayesi var. "Doğum günümden bir gün önce ertesi gün sabah 6'da kendisiyle lobide buluşmamı istedi. Arabaya bindik ve TPC Southwind'e giderek golf oynadık. Golften sonra beni Nike'ın deposuna götürdü ve doğum günüm için istediğimi almamı, sonra da onun hesabına yazdırmamı söyledi." diyor Tedder.

Favori hikayesi ise şu: Tedder'a Non-Hodgkin lenfoma kanseri teşhisi konulduğunda Jordan da Washington Wizards ile NBA'deki son sezonunu geçiriyordu. Durumu öğrenen Jordan, Tedder'ı Atlanta'daki Wizards maçına davet etti. Tedder, Atlanta'ya gitti ve maçtan sonra soyunma odasına çağrıldı. "Michael'ı gördüm ve bana sarıldı. Benim ve ailemin iyi olduğundan emin olmak istiyordu." diyor Tedder.

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#280 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 12.07.2022 03:45

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar



Nostalji böyle bir şey. 2002 Dünya Basketbol Şampiyonası'nda ABD Milli Takımı'nın ilk 5'ini gösteren bu görsele baktığınızda geçmişin ne kadar b*ktan olduğunu fark ediyorsunuz.

2002'nin eylül ayının ilk günlerinde ABD Erkek Basketbol Takımı, basketbolun en büyük sahnelerinden birinde ulusal bir rezalete imza attı. Keşke sadece artık 37 yaşına gelmiş Reggie Miller ile ruhen 37 yaşında olan, beklentileri aşarak orada bulunan Andre Miller'ın yer aldığı ilk 5'ten bahsediyor olsaydım.

ABD Milli Takımı'nın uluslararası arenadaki 58 maçlık galibiyet serisi, Arjantin karşısında son bulmuştu. Sonraki gün çeyrek finalde Yugoslavya'ya da kaybederek madalya ihtimalini sıfırlayan ABD, beşincilik maçında da İspanya'ya mağlup oluyordu. ABD Milli Takımı, kendi topraklarında düzenlenen turnuvayı altıncı bitirmişti.

NBA, hala Bulls dominasyonun sonlanmasının ardından yaşanan sürece uyum sağlamakla meşguldü. Chicago Bulls'un iki kez üst üste üç şampiyonluk yaşadığı 1990-1998 yılları arasında lig genelindeki sayı ortalaması 101.5'ti. 1998-2002 sezonları arasında bu ortalama 95 sayının altına düştü. Devam eden birkaç yılda ise bu ortalama daha da düştü.

2002 yılında ligin en yüksek tempoyla oynayan takımı 48 dakikada ortalama 98 pozisyon bulan Sacramento Kings'ti. Bu rakam, 2016 yılında Kings'i ancak 16. sıraya yerleştiriyordu. O zamanlar basketbol sahası resmen bir savaş alanıydı. Bunun sonuçlarını sonradan görüyoruz. Shaq, parmağından sıkıntı yaşamıştı; Jason Kidd, playofflar esnasında kasıklarından sakatlık yaşadı; Ray Allen'ın sol dizindeki tendonları sıkıntılıydı... Kobe Bryant, Tim Tuncan, Kevin Garnett gibi oyuncular ise dinlenmeyi tercih etmişti. Ülkenin en büyük yıldızları, milli takımda oynamak için ya çok fazla sağlık sorunu yaşıyordu ya da çok yorulmuştu. Bir araya ihtiyaçları vardı.

2002 Dünya Şampiyonası'nı hatırlamak için "geçmişini hatırlamayan toplumlar gelecekte aynısını yaşamaya mahkumdur" felsefesini uygulamak dışında hiçbir sebep yok. O turnuvadan aklımda kalan herhangi bir pozisyon değildi. Televizyonun önünde ayağa kalkıp "ŞU LANET SERBEST ATIŞLARINI AT PAUL PIERCE!" diye bağırışımdı.

Gerçekten de ABD Milli Takımı oynadığı dokuz maçta da rakibinden daha kötü serbest atış atmıştı. Klasman maçlarından birinde Porto Riko, çizgiden %56.5 ile isabet bulmasına rağmen yine ABD Milli Takımı'ndan daha iyi bir yüzde yakalamayı başarmıştı. Dokuz maç genelinde çizgiden %62.8 ile isabet bulan ABD'nin bu yüzdesi, Tristan Thompson'ın kariyer yüzdesiyle aynı. Kaybedilen maçlarda toplamda 16 sayı fark yiyen ABD, 71 serbest atıştan yararlanamadı.

Bu, turnuvadaki performansa bir bahane sunmuyor. ABD, serbest atış çizgisinden %25 daha iyi atsa bile 2002 yılında altın madalyayı kazanabilecek kadar iyi değildi. Kadroda hiç kimsede sorumluluk bilinci yoktu. Turnuvadan sonra "NBA'deki para ve açgözlülük... Bu, bizim rekabetçi ruhumuza zarar mı veriyor?" diye düşüncelere dalan George Karl dahil.

Tam saha baskı sırasında sanki karşılarında liseliler varmışçasına sahaya yansıyan kibirlerini görebiliyordunuz. Arkadan yapılan topsuz koşularda ve drive&kick oyunlarında defalarc kez yenik düştüler çünkü kafaları turnuvada değildi. Arjantin maçında gelen ilk mağlubiyetin ardından Manu Ginobili, bunun nasıl yaşandığını anlattı: "Birbirimizi tanıyoruz. Perdelerin nereden geleceğini, ne zaman topsuz koşu yapmamız gerektiğini biliyoruz. Belli ki ABD bilmiyordu.". Bu sözler, hala Ginobili'nin hayatında söylediği en ağır sözler sıralamasında en üstlerde yer alıyor.

Fakat sonrasında adeta vazgeçilmiş kadroya baktığınızda, bitkin düşen yetenek havuzuna baktığınızda bu çöküşün zaten en olası senaryo olduğunu görüyorsunuz. Patronumuz, turnuva bittikten sonra daha güçlü bir takım hayal etti ancak bu olası senaryo da farklı değildi. Bu takımın merkez oyuncusu Paul Pierce'tı ve onun performansı, turnuvanın harika bir özetiydi: Harika bir skorer fakat fevri ve bencil. O zamanlar henüz 24 yaşındaydı, bir "kazanan" olarak anılmasına, NBA şampiyonu olmasına daha yıllar vardı. Peki ya diğerleri?

Takımın yetenek seviyesinin düşük olduğunu biliyordum. İkinci kez izlediğimde ise dünya şampiyonu olmaya çalışan kenar mahalle NBA yıldızlarının absürtlüğüyle karşılaşmaya hazır değildim. ABD, Arjantin'e karşı üçüncü çeyrekte 62-51 gerideyken FIBA yayını, üç pozisyonluk Andre Miller'ın tam da Andre Miller'lık orta mesafeler soktuğu bir sekansı yayınladı. İspanya'ya karşı oynanan beşincilik maçının üçüncü çeyreğinde ABD Milli Takımı'nın bulduğu 15 sayının sekizi Ben Wallace'tan gelmişti. Wallace, maçı 12 sayıyla bitirdi ki bu rakamı oynadığı 1.088 NBA normal sezonu maçının sadece 86'sında geçecekti.

2016'daki Rio, 2002'den beri en düşük yetenek seviyesi düşüşünün yaşandığı kadro ancak 2002'den beri 14 yıl geçti. Artık iyi oyuncu havuzu, o günlere nazaran çok daha geniş. NBA çok daha hızlı, çok daha geniş alanda, çok daha odaklı şekilde ve oyunun her alanının önem arz ettiği şekilde oynanıyor. 2002 ve 2004 yılında yaşanan rezaletler; uluslararası maçlarda birliğin, gelişimin ve sorumluluk almanın ön planda olduğu bir yeni bir sistem kurulmasına yol açtı. Bu da artık takımların asla geçmişte göründüğü kadar düzensiz görünmeyeceğini gösteriyor.

Artık Coach K'nin dayanılmaz saygınlık konuşmalarına maruz kalmak zorundayız ancak bu durum Larry Brown'ın bariz şekilde uyguladığı yaş faşizminden de, George Karl'ın suçu oyunculara atmasından da çok daha iyi. İşler, geçmişe göre tıkırında. Eğer 2002'de yaşanan rezaleti illa hatırlayacaksak, yeni bir düzen inşa etmemizi sağlayan orman yangını olarak hatırlamak en sağlıklısı.




Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#281 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 13.07.2022 15:55

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar




Yunanistan basketbolu denince akla gelen iki kulüpten biri olan Olympiakos, uzun yıllar boyunca en rekabetçi seviyelerde mücadele etmeyi başararak Avrupa'nın simge kulüplerinden biri oldu. Kurduğu kaliteli kadroların yanı sıra ateşli taraftarlarıyla da adından söz ettiren Yunan devi, şüphesiz ki halen EuroLeague'in en önemli takımlarından biri.

Modern EuroLeague tarihinde 2, toplamda ise 3 Avrupa şampiyonluğu bulunan Olympiakos, şu sıralar kaliteli kadrosuyla en rekabetçi düzeyde mücadele etmeyi sürdürüyor olsa da 2000'li yılların ortalarında durum pek değildi.

EUROLEAGUE GAMECENTER TV BENİM TAKIMIMVİDEO GALERİ
HOME•TR (TURKİSH)•TURKİSH AİRLİNES EUROLEAGUE•
2011-12 Olympiakos: Umutların Tükendiği Anda Gelen Unutulmaz Zafer
13/TEM/22 13:42

Eurohoops Fırın, Olympiakos tarihinin en özel sezonlarından birine göz atıyor.


by Melikşah Bayrav / [email protected]

Yunanistan basketbolu denince akla gelen iki kulüpten biri olan Olympiakos, uzun yıllar boyunca en rekabetçi seviyelerde mücadele etmeyi başararak Avrupa'nın simge kulüplerinden biri oldu. Kurduğu kaliteli kadroların yanı sıra ateşli taraftarlarıyla da adından söz ettiren Yunan devi, şüphesiz ki halen EuroLeague'in en önemli takımlarından biri.

Modern EuroLeague tarihinde 2, toplamda ise 3 Avrupa şampiyonluğu bulunan Olympiakos, şu sıralar kaliteli kadrosuyla en rekabetçi düzeyde mücadele etmeyi sürdürüyor olsa da 2000'li yılların ortalarında durum pek değildi.

Kırmızı-beyazlıların ezeli rakibi Panathinaikos'un efsanevi koç Zeljko Obradovic önderliğinde elde ettiği zaferlere uzun uzadıya değinmeye pek gerek yoktur sanıyorum. 2000'lerin başından itibaren 10 yıllık süreçte Avrupa basketbolunun en dominant takımlarından biri olan Panathinaikos, elde ettiği şampiyonluklarla da adeta kulüp tarihinin altın dönemini yaşıyordu.

Bu dönemde EuroLeague Final Four'undan uzak kalan Olympiakos, ezeli rakibinin başarılarını yalnızca izlemekle yetiniyordu. Modern EuroLeague'e geçişin ilk dönemlerinde sürekli Final Four'un kapısından dönen Yunan devi, 2003-04 sezonunun öncesinde çok ciddi ekonomik sorunlar yaşamaya başladı.

2 yıllık süreçte kadrosundaki tüm önemli ismlerle yolları ayırmak durumunda kalan kırmızı-beyazlı ekip, bu oyuncuların yerine gerekli takviyeleri de yapamayınca kulüp tarihinin en kötü sezonlarından ikisini geçirmek durumunda kaldı. Bu süreçte EuroLeague'de herhangi bir başarı elde edemeyen Yunan devi, yerel ligde de 8. sıradan öteye gidemedi.

Kabus gibi geçen yılların ardından yeniden bütçe arttırarak hedef büyüten Olympiakos, 2006-07 sezonuna girilirken Maccabi'yle adeta EuroLeague'i domine eden İsrailli başantrenör Pini Gershon'u göreve getirerek taraftarlarını fazlasıyla heyecanlandırdı.

2006'dan 2010 yılına kadar kadrosuna Arvydas Macijauskas, Theo Papaloukas, Nicola Vujcic, Yotam Halperin, Ioannis Bourousis, Andrija Zizic, Milos Teodosic ve Josh Childress gibi birbirinden değerli yıldızları katmayı başaran Yunan devi, EuroLeague'de finale kadar yükselmesine rağmen bir türlü hayalini kurduğu şampiyonluğu elde edemedi.

Bu süreçte saydığımız yıldız isimler arasında en dikkat çekeni ise Josh Childress oldu. 2004 NBA Draft'ının 6. sırasından seçilen ve NBA'de geçirdiği yıllarda hiç de fena bir performans ortaya koymayan ABD'li yıldız, 2007 yazında Olympiakos ile sözleşme imzaladığında bu durum adeta şok etkisi yaratmıştı. 3 yıl, 20 Milyon Dolar gibi o dönem şartlarında devasa bir kontrata imza atan Childress, kendisinden Yunan devini Avrupa'nın zirvesine taşıması beklense de hiçbir zaman tam anlamıyla hedeflenen etkiyi yaratamadı ve 2 yılın ardından NBA'e geri döndü.

2010 yılında koç Panagiotis Giannakis'in önderliğinde EuroLeague finali oynayarak şampiyonluğun kıyısına kadar gelen kırmızı-beyazlı ekip, Xavi Pascual'in Barcelona'sına 68-86'lık skorla mağlup olarak ikincilikle yetinmek zorunda kalmıştı. Şampiyonluğa bu kadar yaklaşılmasının ardından Olympiakos'un hedef küçültmeye pek bir niyeti yoktu. Bunu da Avrupa basketbolu tarihinin belki de en sansasyonel hamlesine imza atarak fazlasıyla kanıtladılar.

Yunanistan basketbolunun o dönemler en gözde yıldızı olan Vassilis Spanoulis, kısa süreli NBA serüvenin ardından "yuvası" Panathinaikos'a geri dönerek adeta bıraktığı yerden Avrupa basketbolunu domine etmeyi sürdürmüştü.

Yüksek oyun zekasıyla, oyun kuruculuk yetenekleriyle, hem üstün skorer becerileriyle, iki tarafından da çembere atak edip sayı üretebilesiyle ve kritik anlarda asla sorumluluktan kaçmamasıyla Spanoulis, koç Zeljko Obradovic önderliğinde başarıdan başarıya koşan Panathinaikos'un en büyük yıldızıydı.

Takvimler 11 Temmuz 2010'u gösterdiğinde ise Yunanistan basketbolu, tarihinin açık ara en flaş transfer bombasıyla adeta sarsılıyordu. Kulübü Panathinaikos'la olan sözleşmesi sona eren süperyıldız Vassilis Spanoulis, yeşillilerin ezeli rakibi Olympiakos'la sözleşme imzalayarak tarihin en beklenmedik hamlelerinden birinin ana kahramanı oluyordu.

Milos Teodosic ve Vassilis Spanoulis gibi iki büyük yıldızı yan yana getirmeyi başaran kırmızı-beyazlı ekip, efsanevi koç Dusan Ivkovic'in yönetiminde sezona şampiyonluk parolasıyla başlıyordu. Normal sezon ve Son 16 turunda yer aldığı grupları beklendiği üzere lider tamamlayan Yunan devi, playoff etabında karşılaşacağı Montepaschi Siena'yı da geçerek adını Final Four'a yazdırma niyetindeydi. Sonuç ise hiç beklenildiği gibi olmadı.

Siena'ya karşı sahasında oynadığı ilk karşılaşmayı 89-41 gibi tarihe geçen bir skorla kazanan Olympiakos, daha ilk maçtan psikolojik üstünlüğü de ele geçirmiş gibiydi. Buna rağmen eşleşmenin devamında neredeyse kimsenin aklından dahi geçiremeyeceği şekilde İtalyan temsilcisi, oynanan üç müsabakadan da galip ayrılarak yılın en büyük sürprizlerinden birine imza attı.

Tüm kulvarlarda şampiyonluk hedefiyle başlanan sezonda Final Four biletini dahi alamayan kırmızı-beyazlı ekip, Yunanistan ligi finalinde de ezeli rakibi Panathinaikos'a 3-1'le şampiyonluğu kaptırınca kulüpte tam anlamıyla bir hayal kırıklığı yaşanıyordu. 2011-12 sezonu öncesinde ekonomik sorunların da etkisiyle bütçesini yarı yarıya azaltan Olympiakos, kadrosunda bulunan Milos Teodosic, Ioannis Bourousis, Rasho Nesterovic ve Theo Papaloukas gibi yıldızlarla da yollarını ayırdı.

Arka arkaya yıllarda yaşanan hayal kırıklıklarıyla çok istediği EuroLeague şampiyonluğuna bir türlü kavuşamayan Yunan devi,  2011-12 sezonu öncesinde hedef küçültmek durumunda kalmıştı. Yıllarca beklenen büyük zaferin belki de ümitlerin en çok azaldığı anda gelmesi, muhtemelen pek kimselerin tahmin edebileceği bir durum değildi.

Eurohoops Fırın, bugünkü serisinde Olympiakos'un tarihe geçen 2011-12 sezonunu inceliyor.

2011-12 Sezonu Olympiakos'u: Düşen Kalite, Yükselen Efor






Dibi gördükten sonra yeniden ayağa kalkarak en tepeyi hedefleyen Olympiakos için yaşanan büyük hayal kırıklıklarıyla baş etmek hiç kolay değildi. Üstüne üstlük yaşanan ekonomik sıkıntılarla bütçenin de önemli bir kesintiye uğraması, son yıllarda şampiyonluk hayali kuran kırmızı-beyazlı ekip için haliyle yaşanan hayal kırıklığını hafifleten bir unsur olmadı.

2011 yazında takımın önemli oyuncularından bazılarıyla yollarını ayırmak durumunda kalan Yunan devi, yerlerine ise benzer kalitede takviyeler yapmakta zorlandı. Kadrosunu Martynas Gecevicius, Kyle Hines, Kalin Lucas, Pero Antic ve Matt Howard gibi ağırlıklı olarak potansiyelli isimlerle güçlendirmeye çalışan Olympiakos, yeni sezona önemli soru işaretleriyle başlıyordu.

Kadro kalitesi bakımından ciddi bir düşüş yaşasa da kırmızı-beyazlı ekibin belki de en büyük şansı, Avrupa basketbolu tarihinin gelmiş geçmiş en büyük efsanelerinden Dusan Ivkovic'in takımın başında kalmaya devam etmesi oldu. Bir önceki yıl yaşanan hayal kırıklıklarına rağmen takımı bir arada tutmayı başaran deneyimli çalıştırıcı, sezon boyunca sergilediği koçluk performansıyla da devasa kariyerinin en unutulmaz süreçlerinden birini yaşadı.

Artı olarak yaşanan tüm olumsuz gelişmelere rağmen Vassilis Spanoulis'in kulüpteki varlığı, Olympiakos'un enseyi karartmaması için yine başlıca nedenlerden biriydi. O sıralar destansı kariyerinin zirvesini yaşayan yıldız oyun kurucu, kelimenin tam anlamıyla takımının sahadaki kalbiydi.

Takımı doğal olarak tamamen süper yıldız Vassilis Spanoulis'in etrafına inşa eden Yunan devi, saha içine baktığımız zaman EuroLeague'in en detaylı hücum kurgularından birine sahip değildi. Çoğu zaman sahada çift kısayla kalmaya çalışan koç Dusan Ivkovic, bu sayede topu yarı sahaya farklı oyuncuların getirerek Spanoulis'in topsuz perde çıkışlarından pas almasını ve verimliliğini arttırabilmesini amaçlıyordu.

Yazın kadrosunda bariz bir kalite eksilmesi yaşayan Olympiakos, buna rağmen doğru eklemeleri yaparak ortaya dengeli bir yapı çıkarmayı başarmıştı. Özellikle Pero Antic, Georgios Printezis ve Kostas Papanikolaou gibi tamamlayıcı parçaların varlığı, Spanoulis'in üst düzey yeteneklerinin parkede iyice maksimize edilebilmesine de yardımcı oluyordu.

Yarı sahada topu tamamen Vassilis Spanoulis'in eline emanet eden ve süper yıldızını kadronun tammalayıcı parçalarıyla desteklemeye çalışan koç Dusan Ivkovic'in ekibi, haliyle EuroLeague'in en iyi hücum takımlarından biri değildi. Olympiakos'un sahada asıl fark yarattığı nokta ise yıpratıcı savunmasıydı.

Bu noktada kadrodaki bir ismin varlığı, Yunan devi için sezonun ve belki de Avrupa basketbolu tarihinin en belirleyici faktörlerinden biri oldu. Yazın Alman ekibi Brose Bamberg'den ayrılarak Olympiakos'a transfer olan ABD'li uzun Kyle Hines, pozisyonu için pek uzun sayılmayan 1.98'lik boyuna rağmen atletizmi ve çabuk ayaklarıyla komple bir savunmacı profiliydi.

Hines'ın kadrodaki varlığı, o yıllarda EuroLeague'deki çoğu takımın aksine Olympiakos'un switch (perde sonrası oyuncu değişimi) savunmasını uygulayabilmesini de sağlıyordu. Avrupa'da yıllardır kısanın karşısında kalabilen uzun denildiğinde akla gelen ilk isim olan ABD'li oyuncu için 2011-12 sezonu, efsanevi kariyerindeki en dikkat çekici süreçlerden biriydi.

Kadroda bulunan Vassilis Spanoulis, Martynas Gecevicius ve Pero Antic gibi savunma zaafı oluşturmaları beklenebilecek oyuncuların varlığına rağmen Olympiakos, özellikle yardım savunmalarında sürekli bir arada hareket ederek ve agresifliği asla elden bırakmayarak ligin maç başına en az sayı yiyen ekiplerinden biri oldu.



Tüm bu zamanla iyice gelişen pozitif detaylara rağmen 2011-12 EuroLeague sezonunun başlangıcı, Olympiakos için pek de parlak olmadı. Normal sezonda Fenerbahçe Ülker, Bennet Cantu, Bizkaia Bilbao, SLUC Nancy ve Caja Laboral (şimdiki adıyla Cazoo Baskonia) ile birlikte A grubunda yer alan koç Dusan Ivkovic'in ekibi, yazın yaşanan tüm problemlere rağmen grubun favorisiydi.

Yenilenmiş kadrosuyla grubun ilk maçında Bilbao deplasmanında sahne alan Olympiakos, İspanya'da felaket bir hücum performansı sergileyerek rakibine karşı ağır bir mağlubiyet aldı. Koç Fotis Katsikaris'in Bilbao'suna karşı yalnızca 61 sayıda kalan Yunan devi, grupta işlerin kolay ilerlemeyeceğinin de sinyallerini veriyordu.

Evinde, taraftarlarının önünde Fenerbahçe Ülker'i mağlup etmeyi başaran kırmızı-beyazlı ekip, deplasman karşılaşmalarında ise hücum verimliliğini sağlama konusunda ciddi sorunlar yaşadı. Grupta çıktığı ilk 3 deplasman karşısında da 80'li sayıları bulamayan Olympiakos, ilk 4 maçın sonunda yalnızca 1 galibiyet alarak akıllara ciddi soru işaretleri getirdi.

Bu süreçte azalan kadro kalitesi de etkilerini net şekilde göstermeye başladı. Milos Teodosic'in yerine takıma dahil olan Litvanyalı genç yıldız adayı Martynas Gecevicius'un beklentilerden uzak kalması, hücumda Vassilis Spanoulis'in omuzlarındaki yükü git gide daha da fazla arttırdı. Bu durum da kaçınılmaz olarak Olympiakos'un rakip savunmalar için  çok daha kolay tahmin edilebilir bir takıma dönüşmesini sağladı.

Yunan devi için EuroLeague'e normal sezonda devam etmek fazlasıyla büyük bir yıkım olurdu. Deplasmanlarda alınan can yakıcı mağlubiyetlere rağmen bir şekilde reaksiyon gösteren kırmızı-beyazlı ekip, özellikle 15.000 kişilik Dostluk ve Barış Spor Salonu'nda (SEF) oynadığı karşılaşmalardan üst üste galibiyetler çıkararak grupta yukarılara tırmanmaya başladı.

Bu süreçte takımın baştan itibaren düzenli katkı veren Vassilis Spanoulis, Pero Antic, Kyle Hines ve Georgios Printezis gibi oyuncularının yanına genç yıldız adayı Kostas Papanikolaou'nun da katılmış olması, Olympiakos'un toparlanmasındaki en önemli etkenlerden biriydi. Hücumdaki dış şut tehdidinin yanı sıra savunmacılığıyla da dikkatleri üzerine toplayan Papanikolaou, kısa sürede koçu Dusan Ivkovic'in gözdelerinden biri haline geldi.

Gruptaki ilk 4 maçında yalnızca 1 galibiyet alabilen kırmızı-beyazlı ekip, devamında sahne aldığı 6 müsabakanın 5'ini kazanarak grubu lider Fenerbahçe Ülker'in arkasında 2. sırada tamamladı. Evinde çıktığı 5 maçı da kazanan Olympiakos, deplasmanda sadece 1 kez kazanabilmiş olmasına rağmen adını son 16 turuna yazdırdı.

Koç Dusan Ivkovic'in ekibi, her ne kadar evinde oynadığı maçları taraftarının da büyük desteğiyle kazanmış olsa da deplasmanlarda kabus gibi bir görüntü sergilemişti. Bu süreçte kadroya yazın dahil edilen Martynas Gecevicius, Matt Thomas ve Kalin Lucas gibi isimlerin de beklenen performansı sergileyememeleri, Olympiakos'u sezon ortasında takviye arayışına itti.

Bu süreçte kadroya yapılan 2 önemli ekleme, kırmızı-beyazlı ekip için sezonun gidişatına direkt olarak etki etti. Avrupa'daki ilk yılında Partizan formasıyla parlayan ABD'li oyun kurucu Acie Law ve sezona Caja Laboral'de başlayan ABD'li uzun Joey Dorsey, sene ortasında Yunan devine transfer oldular.

Takıma dahil edilen iki yeni isimle birlikte Son 16 turuna iddialı bir başlangıç yapmayı hedefleyen Olympiakos; CSKA Moskova, Galatasaray ve Anadolu Efes'le birlikte E grubunda yer alıyordu. Artan beklentilere rağmen koç Dusan Ivkovic'in ekibi için işler, başlangıçta pek de parlak ilerlemedi.

İşlerin yolunda ilerlememesindeki başlıca neden ise takımın süper yıldızı Vassilis Spanoulis'in sakatlığıydı. Gruptaki ilk maçında ligin yenilgisiz tek takımı CSKA Moskova'yı evinde ağırlayan Yunan devi, genç yıldız adayı Kostas Sloukas'ın ve sezonun hayal kırıklığı yaratan isimlerinden Martynas Gecevicius'un skorer performanslarına rağmen zorlu rakibine direnemedi.

İç sahada alınan bu mağlubiyetin ardından grubun ikinci haftasındaki Galatasaray deplasmanı, Olympiakos için sezonun gidişatı açısından fazlasıyla önemli bir hale geldi. Koç Dusan Ivkovic'in ekibinin Son 16 turuna üst üste 2 mağlubiyetle başlaması, mental açıdan büyük bir dezavantaj yaratabilirdi.

Öte yandan gruptaki ilk maçını yakın geçen bir karşılaşmanın sonunda kaybeden Galatasaray için de taraftarının önünde alacağı bir galibiyet, sezonun devamı için büyük önem taşıyordu. Abdi İpekçi Spor Salonu'nun gürültülü atmosferini arkasına alan sarı-kırmızılı ekip, Olympiakos karşısında sonuna kadar mücadele etmeye hazırdı.

Karşılaşma da tam olarak beklendiği gibi kıran kırana bir mücadeleye sahne oldu. 2 maçlık sakatlık arasının ardından geri dönen Vassilis Spanoulis'e karşı Jaka Lakovic ve Jamon Gordon'la direnen Galatasaray, taraftarının yoğun desteğini de arkasına alarak ilk yarıda farkı çift hanelere kadar çıkardı.

Olympiakos'un İstanbul deplasmanından farklı mağlup ayrılması, sezonun gidişatı açısından ağır bir darbe niteliği taşıyabilirdi. Bu nedenle ikinci yarıda sahaya karakter koyan koç Dusan Ivkovic'in ekibi, özellikle savunmada vidaları iyice sıkarak 16-2'lik bir seri yakaladı ve skora denge getirdi.

Buna rağmen üstünlüğü elden bırakmayan ev sahibi ekip, ABD'li skorer Jamon Gordon'ın sorumluluk almasıyla birlikte yeniden skor avantajını yakaladı. Bitime 3 saniye kala 69-66'lık skorla önde olan Galatasaray, galibiyete bir hayli yakın gözüküyordu. Öte yandan Yunan devinin genç yıldız adayı Kostas Sloukas, son anlarda sorumluluk almak için bir hayli hazırdı.

Topu kendi pota altından çıkaran Olympiakos'ta Sloukas, faul yapmayı tercih etmeyen Galatasaray savunmasına karşı topu yarı sahanın bile daha gerisinden çembere doğru fırlattığında çoğu kişi maça bitti gözüyle bakıyordu. Beklentilerin aksine topun çembere doğru süzülerek bir şekilde sayı olması, karşılaşmanın da uzatmalara gittiği anlamına geliyordu.

Uzatma periyodu ise günün kahramanı Kostas Sloukas için pek de normal süredeki kadar şanslı ilerlemedi. Bitime 4 saniye kala kullandığı orta mesafe atışta isabet bulamayan genç yıldız, takımının da sahadan 78-77'lik skorla mağlup ayrılmasına engel olamadı.

Gruptaki ilk 2 karşılaşmadan da yenilgiyle ayrılan koç Dusan Ivkovic için işlerin pek parlak ilerlemediği de aşikardı. Yeni transferler Joey Dorsey ve Acie Law'un da adaptasyon süreçlerini çabuk atlatamamamış olmaları, Olympiakos için Son 16 turunun pek iyi ilerlememesindeki önemli faktörlerden biriydi.

Kırmızı-beyazlı ekip için arka arkaya oynanacak iki Anadolu Efes karşılaşması, sezonun gidişatını da direkt olarak etkileyecekti. Özellikle iç sahada oynanancak olan karşılaşmadan alınacak olası bir mağlubiyet, ümitlerin tamamen tükenme noktasına gelmesiyle sonuçlanabilirdi.

Tıpkı normal sezonda olduğu gibi yine kötü gidişata dur demeyi başaran Olympiakos, üst üste oynadığı iki Anadolu Efes karşılaşmasından da galip ayrılarak playoff mücadelesinden kopmadı. Özellikle agresif savunmasıyla iki maçta da zafere uzanan koç Dusan Ivkovic'in ekibi, grubun son 2 karşılaşmasına doğru gidilirken ümitliydi.

İlk olarak zorlu CSKA Moskova deplasmanında hiçbir varlık gösteremeyen Yunan devi, sahadan farklı şekilde mağlup ayrılarak gruptan çıkma ümitlerini son maça taşıdı. Gruptaki "Tamam mı, devam mı?" mücadelesinde rakip, Olympiakos'un İstanbul'da dramatik şekilde yenildiği Galatasaray'dı.

Bu kritik karşılaşma, her iki taraf için de farklı anlamlar ifade ediyordu. Galatasaray, zorlu Yunanistan deplasmanında galip geldiği takdirde kulüp tarihinde ilk kez EuroLeague playofflarında mücadele etme hakkı kazanacaktı. Öte yandan Olympiakos, kazanarak 1 sezonluk aranın ardından Final Four'a geri dönebilme ümitlerini sürdürmek istiyordu.

Maçın favorisi ise elbette yoğun bir taraftar desteği avantajına da sahip olan Yunan deviydi. Karşılaşmada ilk çeyrekten itibaren üstünlüğü ele geçiren Olympiakos, son bölüme kadar rakibinin geri dönmesine izin vermedi ve sahadan 88-81 galip ayrıldı. Bu sonuçla E grubunu 3 galibiyet ve 3 mağlubiyetle lider CSKA Moskova'nın arkasında tamamlayan kırmızı-beyazlı ekip, Galatasaray'dan ikili averajı da alarak playoff biletini kaptı.



Playofflardaki rakip ise Olympiakos için hiç ama hiç yabancı değildi. Bir önceki sezon tüm Avrupa'yı şoka uğratarak Yunan devini Final Four'un dışına iten Montepaschi Siena, bu sefer saha avantajına sahip olduğu bir eşleşmede yeniden kırmızı-beyazlı ekibin karşısına dikilmişti.

2010-11 sezonunun aksine bu sefer eşleşmenin açık ara favorisi Olympiakos değildi. Kadrosunda ciddi bir kalite kaybına uğrayan Yunan devi, yine bir önceki yıldan farklı olarak saha avantajını da elde edememişti. Bu da bir anlamda rollerin değiştiği, önceki düelloda "rahat kazanır" denilen kırmızı-beyazlı ekibin serideki underdog (favori gösterilmeyen) taraf olduğu anlamına geliyordu.

Üstüne üstlük Olympiakos'un aksine Montepaschi Siena, kadrosunda herhangi bir kalite kaybı yaşamamıştı. Bir önceki yıldan farklı olarak skorer uzun David Andersen'i transfer eden İtalyan temsilcisinde yıldız oyun kurucu Bo McCalebb de performansını bambaşka bir seviyeye taşımıştı.

Hal böyle olunca seride oynanacak ilk karşılaşmanın favorisi de Montepaschi Siena'ydı. Kendi evinde önemli de bir taraftar desteği avantajına sahip olan İtalyan temsilcisi, ilk maçı kazanarak eşleşmede avantajı erkenden kapmayı hedefliyordu.

Bu tür çok maçlı eşleşmelerde saha avantajına sahip olan tarafın kendi evinde oynadığı karşılaşmalarda hata yapmayarak avantajı rakibine kaptırmaması fazlasıyla belirleyicidir. Bu bakımdan Montepaschi Siena'nın sahasında oynanacak ilk iki müsabaka, serideki mental üstünlük açısından da büyük önem taşıyordu.

Beklendiği gibi İtalya'da oynanan ilk maç baştan sona büyük çekişmeye sahne oldu. Rakibinden bir önceki yılın rövanşını alabilme niyetindeki Olympiakos, ilk 3 çeyrek boyunca savunmada beklenen sertlik düzeyine ulaşamayınca rakibin Bo McCalebb ve David Andersen gibi değerli hücum tehditlerini sınırlama konusunda da çok zorlandı.

Yine de 2011-12 sezonunda Olympiakos'un herkese iyice ezberlettiği bir şey vardı: Yunan devi, karşılaşmalarda skor ne olursa olsun asla geri adım atmayarak mücadeleyi elden bırakmıyordu.

Karar periyoduna girilirken deneyimli oyun kurucu Nikos Zizis'in orta mesafesi, maçta farkı ilk kez çift hanelere kadar çıkarmıştı. Bu noktadan itibaren savunmada bambaşka bir boyuta atlayan koç Dusan Ivkovic'in ekibi, her top için büyük bir savaş ortaya koyarak rakibine adeta çember yüzü göstermedi.

Müsabakanın son 3 dakikasına girilirken Olympiakos savunmasıyla önemli bir geri dönüşe imza atmış ve skor dengeye gelmişti. Kritik anlarda takımın süper yıldızı Vassilis Spanoulis'in iyiden iyiye devreye girerek ipleri eline alması beklenirken öne çıkan isim tahmin edilenden daha farklıydı.

Takıma sezon ortasında katılan ABD'li oyun kurucu Acie Law, ülkesindeki kolej kariyeri boyunca kritik anlarda bulduğu isabetlerle ünlenen bir isimdi. Zorlu İtalya deplasmanının da en kritik anında sahada olan başarılı oyuncu, rakip savunmanın konsantrasyonu ağırlıklı olarak Spanoulis'in üzerindeyken sorumluluk almaya hazırdı.

Önce faul çizgisine gelerek takımını uzun süre sonra ilk kez öne geçiren Law, devamında da bulduğu çok kritik bir orta mesafeyle Olympiakos'un üstünlüğünü pekiştirdi. Hücumda bulunan moralle savunmadaki agresifliğini de bir üst seviyeye taşıyan Yunan devi, Georgios Printezis'in bitime 1 dakika kala gelen üçlüğüyle farkı 6'ya çıkardı ve serinin ilk maçında galibiyeti kopardı.

Bir önceki yılın intikamını almak için sahada elinden gelenin en iyisini yapan Olympiakos, zorlu deplasmanda galibiyete uzanarak seride avantajı eline geçirmişti. Bu da demek oluyordu ki Montepaschi Siena, artık Final Four biletini almak için 15.000 kişilik SEF'in boğucu atmosferinde en az 1 maç kazanmak zorundaydı.

İlk maçtan saha avantajının yanı sıra serideki mental üstünlüğü de eline geçiren koç Dusan Ivkovic'in ekibi, İtalya'da oynanan ikinci müsabakada rakibine son anda boyun eğmesine rağmen evindeki iki karşılaşmada da hata yapmadı. Yunanistan'da oynanan maçlarda rakibine en fazla 69 sayı izni veren Olympiakos, kimsenin kolay kolay tahmin edemeyeceği bir şeyi başararak Final Four'a geri dönüyordu.

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021