İçeriğe geç

| Julya & Irina Yalenchka |

+55 869 yanıt 26,556 görüntülenme Açan BiA ·

/// Yalnız IC mesajlar Yalnız görselli ve [ic] mesajlar, karakter adıyla. OOC konuşmalar gizli. Bulunduğun yerden ileri doğru.

Julya YalenchkaBiA
#298 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 15.07.2022 02:29

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar



Tanıdık geliyordu. 1.90 boyunun yanında 14 yaşındaki bu çocuk hakkında dikkatimi çeken şey bacakları olmuştu. Parkeye adım attığı anda ayakları geniş açılarla sahayı kaplıyordu. Bu durum onun hiç çevik gözükmemesine sebep oluyordu. Maç başladığında onu savunma görevi bendeydi.

Bu olay, 1999 yılında Ohio'da düzenlenen Shooting Stars basketbol liginde gerçekleşiyordu. Organizasyonun içinde bulunan ben dahil birçok oyuncu, yaklaşan lise sezonuna hazırlanmak için oradaydık.

İlk yarının başlarında oyun kurucumuz forvetteyken bana pas attı. Pas verecek opsiyon bulamayınca topu geri ona yolladım. Nasıl oldu bilmiyorum, bu bahsettiğimiz adam uzun kolları ve büyük elleriyle topa uzandı ve parmağıyla çelmeyi başardı. Top yarı sahaya doğru sekmişti. Geri dönüp yakalamaya çalıştım ancak benden önce o, topun kontrolünü ele geçirip sürmeye başlamıştı bile.

Yanından koştum, bir sonraki sektirişinde müdahele yapmaya hazırlanıyordum ancak temposuna ayak uyduramadım. Üç kez daha topu yere vurduktan sonra tek bacağının üzerinde zıpladı, faul yapmak için kolunu tutmaya çalıştım ancak aldırış etmedi. Yükseldi. Sağ eliyle topu potanın içinden sert bir şekilde geçirdi. Yere seken top sert bir şekilde yükseldi, bu sırada ben yakaladım ve dışarı çıkıp tekrardan topu oyuna soktum. Topu benden alan oyun kurucumuzun dediği tek şey "S*ktir" olmuştu.

Smaçtan kısa bir süre sonra takım arkadaşlarının bu kişiye nasıl seslendiğini duydum: "Bron". Neyin kısaltması olduğunu anlamıştım. Bu çocuk, iki yıl önce Western Reserve Academy'deki Shooting Stars kampında karşılaştığım çocuktu.

En az 10 santimetre uzamıştı ve omuzları, elleri, bütün vücudu genişlemişti. Bu yüzden onu tanıyamamıştım. Vücudu çok büyük, çok uzun ve çok genişti. Maçı domine ediyordu ve bunu sahayı hızının yarısını kullanarak, yüzünde sert ve ilgisiz bir ifade varmışçasına yapıyordu.

Sekizinci sınıfı yeni bitirmişti, benden bir yaş küçüktü. O kampta bütün ödülleri toplayan çocuktu bu. İstediği zaman skor üreten, gerektiğinde maça ağırlığını koyan çocuktu.

Bu isim LeBron James'ti. Kamp yöneticisi bir ödül için söylediğinden beri unutamadığım isim buydu. O zamanlar LeBron nasıl yazılır hiçbir fikrim yoktu. Birkaç hafta sonra St. Vincent-St. Mary için ilk oynamıştı ve yerel bir gazete, Cuyahoha Falls'a karşı 15 sayı bulan bu çocuğun ismini şöyle yazmıştı: LeBaron James.

Ona "Kral" denmesi ise çok zaman almayacaktı.



Birçok sporcu için artık kariyerlerine devam etmek için yeterince iyi olmadıklarına fark ettikleri anlar olur. Bazen bu bir sezon sürer, bazen tek bir maç, bazense tek bir pozisyon. Bazen de bir dahiye tanık olduklarında gerçekleşir bu.

O pazar günü LeBron'u savunurken fark ettim ki o, sadece takımı geriye düştüğünde -ki bu çok sık gerçekleşen bir şey değildi- sayı atıyordu. Maçın büyük bölümünde takım arkadaşlarını besliyordu. Belinin arkasından, bakmadan, tam sahadan... Bu pasların hepsi genelde bir takım arkadaşını bulur ve sayıya yol açardı. O zamanlarda bile basketbolu böyle oyanayan birini görmemiştim. Hiçbir ligde, hiçbir turnuvada, televizyonda bile.

Daha yeni dokuzuncu sınıf olacak olan LeBron, sadece Magic Johnson ve Pete Maravich ile kıyaslayabileceğim bir seviyede kontrol ediyordu oyunu.

Kuzey Ohio'da benim yaşımdaki çocuklar için LeBron tarafından posterlenmek haber değeri olan bir şey değildi. O civarlarda basketbol oynayan herkes muhtemelen Akron ya da Cleveland'ın yakınlarında bir yerde LeBron ile karşılaşmıştır. Benden topu çalıp titizlikle tek eliyle bastığı smaç, bana bilinçaltımda bir aydınlatma yaşatmıştı. İlköğretimde hayalim olan NBA'e gidemeyecektim.

Eğer o smaçla birlikte anlamasaydım bile sonradan anlamam uzun sürmezdi. Lise basketbol kariyerim genelde bençte oturup havlu sallayarak geçti. Lisenin ilk yıllarında Kral ve benim çok fazla ortak noktamız yoktu.

Beni orduya alan Çavuş Sampson, 2001 kışında evimize gelmişti. Yeşil savaş üniformalarıyla mutfağımıza girdiğinde botları parlamıştı. Annem oturma odasında asla kullanmadığımız uzun ahşaptan masa için ışıkları açtı. Bir uca ben, öbür uca Sampson oturdu.

Işığın altında Sampson'ın cildinin sadece hayatının büyük bölümünü dışarıda geçiren kişilerde olacak şekilde rüzgara yenik düşüp kızardığını gördüm.

Ordu konusunu açmadan önce ortamı hazırladı. Evi, dekorasyonunu övdü ve annemi güldürdü. Annem bir kase tuzlu yer fıstığı ikram etti. Bu kadar ordu tecrübesi yaşamış bir adamın fıstık getirilmesinden bu denli memnun kalmasını garipserken aynı zamanda büyülenmiştim.

"Teşekkürler hanımefendi." dedi parmaklarında birkaç tanesini tutarken. "Fıstığa bayılıyorum." Sonrasında da bana baktı.

"Sen şu an kaçıncı sınıfsın Hugh?"

"Gelecek mayıs ayında mezun olacağım."

"Güzel. O zaman lise bitmeden önce bile zaman yaratabiliriz."

Birkaç soru daha sordu, ben de antrenmanlarla alakalı belli başlı endişelerimi sordum. Konuşmamızın sonuna doğru neredeyse hepsini dinlemiş olan annem araya girdi ve "Başka bir yere gönderilme şansı var mı?" diye sordu.

Sampson güldü ve kafasını salladı: "Hayır, bunun hakkında endişelenmenize gerek yok."

2001 Eylül'üne daha dokuz ay vardı.

Bugün bile bu kararımdan pişmanlık duymuyorum çünkü Sampson, benimle 2001'in baharında konuşmuştu. Annemin sorularına dürüst cevap verdiğine inanıyorum. Ohio Askerlik Şubesi'nin Kore'den beri en büyük sınırdışı operasyonuyla karşılaşacağını kim bilebilirdi ki?

Donanmaya katılmıyordum. Aktif bir ordu görevim de olmayacaktı. Askerlik hayatının tadını almayı istesem de savaş tecrübesi edinmek gibi bir arzum hiç yoktu. En fazla Kentucky'de bir tank süreceğim için heyecanlıydım.

İnsanlar neden katıldığımı sorduğunda genelde kolej parası için olduğunu ya da tecrübe edinmek istediğimi söylüyorum fakat bu, olayı çok fazla basite indirgemek oluyor. Birçok insan gibi benim de katılmak için düzinelerce sebebim vardı.

Liseden sonra sporculuk kariyerimin biteceğini biliyordum. Lise bittikten sonra Akron ya da Kent State gibi bir yerel üniversiteye gitme fikri de beni heyecanlandırmıyordu çünkü berbat bir öğrenciydim. Kendime bir şeyler katmak istiyordum ve ordunun buna yardımcı olabileceğini düşünmüştüm.

Kızları etkilemek istiyordum. Daha güçlü bir vücudum olsun istiyordum. Arkadaşlarımı ve ailemi memnun etmek istiyordum. Para kazanmak istiyordum. Dünya görüşümü genişletmek istiyordum. Sebepler listesi böyle uzayıp gidiyor.

Muskingum Üniversitesi'nde 2003'ün güz döneminin başlamasından üç hafta sonra bizim bölüğümüzün Irak'a gideceğini öğrendim. Ondan sonraki günlerimi derslerimden çekilerek ve eşyalarımı toplayarak geçirirken aklımdan bir dolu düşünce geçiyordu. Savaş, evini terk etme, ölüm gibi büyük çaplı şeyleri düşünürken aynı zamanda kendimi daha ufak şeyleri düşünürken bulmuştum.

Bir sonraki kimya sınavına girmek zorunda değildim, "Beowulf" şiiri hakkında bir makale yazmama gerek kalmamıştı, zorluk yaşadığım matematik dersinin artık bir önemi yoktu. Savaşa gitmenin yanına koyulunca absürd kalan daha küçük hayal kırıklıklarım da vardı: Aldığım test kitaplarını iade edemeyecektim, LeBron'un çocukluğumdan beri desteklediğim Cleveland Cavaliers formasıyla ilk maçını kaçıracaktım...

Lisedeyken LeBron'un St. Vincent-St. Mary takımıyla birlikte rakiplerine kurduğu üstünlüğün sıkı bir taraftarı olmuştum. Ülkenin en iyi lise takımlarıyla mücadele ettiği neredeyse 20 maçı tribünden izlemiştim. O zamanlar Akron ve Cleveland'da yaşayan herkes LeBron ve takım arkadaşlarının etrafında oluşan havayı hatırlıyordur. Maçlar hep yok satıyordu. Bazı maçlar televizyonda yayınlandı. Genellikle LeBron tarafından gerçekleştirilen pasları, top çalmaları ve smaçları izlemek birçok profesyonel takımı izlemekten daha çok keyif veriyordu.

Fort Bragg ve Kuveyt'te antrenman yaparken, sonra da Irak'taki üssümüze doğru yol alırken Cavs'i düzenli takip etmeyi sürdürdüm. Maçları izleyemiyordum fakat internet olduğu zaman takım hakkında yazılanları okuyor, LeBron'un istatistiklerini kontrol ediyordum.

Ailemin ve arkadaşlarımın gönderdiği emailler, bu süreçten sağ salim çıkma umutlarımı sıcak tutuyordu. Savaş bölgesindeyken evim hakkındaki şeylerin aklımı başında tutması beni çok şaşırtıyordu. LeBron ve Cavs, dönmek istediğim hayatı temsil ediyorlardı.

Sadece zeki bir basketbolcu olduğu için değildi bu. 20 yaşında Irak'ta bulunan bir genç olarak aralıksız düşündüğüm gençlik, spor, toplum, Akron, Cleveland, Ohio gibi düşüncelerin hepsini temsil ediyordu LeBron.

Irak'ın kuzeydoğusu, kilometrelerce çölü içinde barındırıyor. Orada geçirdiğimiz zaman boyunca sık sık el yapımı patlayıcılara, havan atışlarına ve rastgele kurşunlara maruz kaldık. O ortamda geçen ayların ardından birçok asker gibi ben de "ev"in ifade ettiklerini romantize etmeye başladım. Benim için ev, diğer şeylerle birlikte Ohio'ydu.

Oradayken genelde vaktimizin çoğu devriyelerde, ülkemize geri dönmenin hayallerini kurarak geçiyordu. Bir arkadaşım yemek yemeye gideceği yerlerin listesini yapmıştı. Diğerleri almayı umdukları araba veya motorları konuşuyordu. Benim aklımda olan ise televizyon karşısındaki kanepede oturup LeBron'un NBA maçlarını izlemekti.

Bu hayal, sadece basketbol izlemekten daha fazlasıydı. Bu, eve dönüş fikrini oluşturuyor; Amerika'daki yerel hayatın konforlarını temsil eediyordu: Kanepe, televizyon, spor... Geri dönüşümün hayal ettiğimden çok daha karmaşık olacağının farkındaydım ancak böylesine basit bir hedef belirlemek beni avutuyor, elle tutulabilir bir hayal kurmamı sağlıyordu. Irak'ta geçici süreliğine bir asker hayatı yaşarken LeBron'u takip etmek, kendi benliğimin parçalarını koruyabilmemi sağladı: Sporculuk, sivil hayat, Ohio'lu olmak...

Bir gece yarısı alacakaranlıkta Jalawla'daki ana yolda giderken aklıma roketler gelmişti. Radyoda iki roketin üssümüzün birkaç kilometre yakınına düştüğünü (Bu, şaşırılacak bir şey değildi) duyduğumda olmuştu bu. Pedala bastıkça Humvee'nin motorundan gelen düzenli, yüksek sesli gürültüyü duyuyordum. Sağımızda üç dört katlı kapalı mağazaların olduğu binalar, solumuzda ise yanık çöpler ile kanalizasyon suyunun böldüğü çöl vardı. Bunun arkasında ise düzinelerce ev, pencere, meydan ve kerpiçten duvar bulunuyordu.

İlk olarak sağdan gelen kuvvetli bir rüzgar hissettim. Bunu hemen toprak, küçük taşlar ve molozlar takip etti. Hepsi yüzüme gelmişti. Hala direksiyonu iki elimle tutarken dirseklerimin altına eğildim. Duyduğum tek şey büyük bir balon patlamışçasına gelen büyük patlama sesiydi.

Birkaç saniye sonrasında hala tozlar düştüğü için gözlerimi yarım yamalak açabildim. Aklıma direkt olarak el yapımı patlayıcılar geldi. Hemen pedala bastım ve yolun merkezinden ilerledim. Bu tarz durumlarda sürmeye devam etmemiz emredilmişti çünkü direnişçilerin hedefi aracı çalışamaz hale getirdikten sonra RPG'ler ile saldırmak oluyordu.

Direksiyonun üstündeki açıklıktan yolu izlerken dişlerimi sıkarak "S*ktir" dediğimi hatırlıyorum. Bir tane daha el yapımı patlayıcının patlamasını bekliyordum. Bir RPG'nin isabet etmesini bekliyordum.

Yolcu koltuğundaki birlik takımının çavuşu Kent, bana durmamı söyledi. Hiçbir çöpün, beton yığınının yani bir başka patlamaya sebebiyet verecek herhangi bir şeyin olmadığı bir kaldırım kenarına çektim. Yine de neden durmamızı istediğini anlamamıştım. Sağ ön lastiğin patladığını anlamış olabilirdi (Ben anlamamıştım). Panikleyip sadece ne olduğunu anlamaya çalışmak istemiş olabilirdi.

Orada dururken telaş içinde ateş edilmesini beklediğim pencerelere, kerpiçten duvarlara ve meydanlara bakıyordum. Kent, telsizden devriyemizdeki dört Humvee'nin ilkinde bulunan teğmenimizle konuşuyordu. Kapıyı açtım ve olabilecek en hızlı şekilde aracın önüne koştum. Siperimi aldım ve 200 metre ötedeki evlere doğru tüfeğimi doğrulttum.

Önümüzdeki araçtaki Çavuş Strom, patlamayı duyup arkasına baktığında ve kara bir dumanın içinde kaybolan Humvee'yi gördüğünde neredeyse kustuğunu, öldüğümüzü sandığını söyledi.

Kent'in tarafındaki cam, dışarıdan parçalara ayrılmıştı. O taraftaki dikiz aynası, kapı, Humvee'nin bütün sağ tarafı şarapnellerle birlikte delik deşik olmuştu. Bizim nişancımız Kellerman, patlamanın ardından bombayı saklayan tuğla yığınıyla birlikte bayılmıştı.

Eğilerek namlumu evlere doğru uzatırken kırılan cam parçalarının Kent'in boynu ve yanağından itibaren kısa kısa kan izleri bıraktığını fark ettim. Yüzü alışılagelmedik şekilde beyazdı. Öldürüleceğime dair sık sık hissetiğim yoğun bir korkunun yanında o an orada ne kadar çaresiz olduğumu hissettim. Ailemi, evimi düşündüm ve kimsenin beni kurtarmak için bir şey yapamayacağı kafamda dönüp durdu.

Bağdat'ın yaklaşık 130 kilometre kuzeydoğusunda, kimsenin bizi canlı görmek istemediği bir kasabada 4 Humvee ve bir dolu mühimmat ile bulunan 15 kişiydik orada. Çoğumuz Akron, Barberton, Canton, Medina ya da Kent'tendik. Bu patlayıcı bomba görevinde başarısız olsa da kendimi öleceğime ikna etmiştim. O gün olmasa bile orada bulunmamız gereken gelecek yedi ayın herhangi bir gününde ölecektim.

Patlamadan sonra bizi camlardan uzak tutması için hafif silah atışları gelmesini bekliyordum. O zamanlar el yapımı patlayıcılarla çok uğraşırdık, bir turun sonunda 150'den fazlasını temizlerdik. Bu, sadece bir geceydi.

Tüfeğimi yanağımı yerleştirdiğimde sağ bacağımın nasıl titrediğini fark ettim. Hemen çöl renginde sıkı bağlanmış botlarıma, bileğimi çevreyeleyen pantolonuma baktım. Ayağım öyle titriyordu ki üzerine basamıyordum. Tüfeğimin dürbününden bakarken ayağımı kaldırdım ve tekrar tekrar havaya doğru savurdum. Titremeyi geçirmek istiyordum. Hiçbir etkisi olmadı.

Oscar Wilde, "Hayattaki ilk görev bir duruşu benimsemektir. İkincisinin ne olduğunu ise henüz kimse bulamamıştır." diyor. 2005 kışında evime döndüm ve Ohio'daki evimizde televizyon karşısındaki kanepede çok fazla vakit geçirdim.

İlk kez Cavs maçı izlediğim zamanı hatırlamıyorum ancak o kış neredeyse her maçı seyrettim. Oturup basketbol maçı izlemek, beni sakinleştiren bir rutin haline gelmişti. Cavs kaybettiğinde bile -ki bu sık sık yaşanıyordu- sadece izlemekten keyif alıyordum.

1999'daki Shooting Star Ligi'nin son günlerinden birinde benim takımım, şampiyonluk maçında LeBron'un takımıyla karşılaşmıştı. Takımlarımız ligdeki en iyi iki dereceye sahipti ancak toplamda altı takım bulunduğu için bu, pek de övünülecek bir şey değildi.

O maçta LeBron'un sadece bir kez smaç bastığını hatırlıyorum. Üç kişinin arasından hücum ribaundunu aldıktan sonra zıplayıp çift elle smaçlamıştı. Beklenildiği gibi maçı kaybettik. Ben dahil birçok takım arkadaşım hayal kırıklığına uğramıştık, kızgındık.

Kampın yöneticisi Chris Marciniak, kupayı LeBron'un takımına takdim etti. LeBron'un ellerinde yükselen o kupayı kıskançlık içinde izlemek şu an garip geliyor. Eninde sonunda bu adam dört kere Larry O'Brien Şampiyonluk Kupası'nı da kaldırmış olacaktı.

Irak'tan döneli artık 10 yıl oluyor. LeBron ve savaşın hayatımın merkez noktaları olmasına çok şaşırıyorum. Eski bir basketbolcu olarak LeBron'u sahada izlemek, çok derin etkiler bırakıyor. Fiziksel olarak insan vücudunun son noktalarından biri ve sporda yapabildikleri çeviklik, güç ve zarifliği temsil ediyor. Smaç bastığında ya da bakmadan bir asist yaptığında o anın mükemmelliği karşısında mest oluyorduk.

Belki de bunun sebebi LeBron'u destekliyor olmam, mükemmel olmasını istiyor olmamdır. Sizin üzerinizden smaç basan kişi eninde sonunda spor tarihinin en iyilerinden biri olarak anılınca bunun hakkında daha iyi hissediyorsunuz doğal olarak.

Belki de arkadaşlarımın dediği üzere LeBron'un smaç yeteneklerini benim üzerimde mükemmeleştirmesinden dolayıdır. Belki de onu lisedeyken izlerken hissettiğim o keyfin bir benzerini hissetmek istediğim içindir. Belki de kime Akron'da büyüdüğümü söylesem bana LeBron'u sorduğu, benim de o smacı anlatmamdır sebep.

Irak'tan döndüğümden beri arkadaşlarım beni tanıtmak için iki olayı kullanıyor: Irak'a gitti, LeBron tarafından posterlendi.

LeBron ve benim küçük bir ortak noktamız var: Basketbol. Belki nostaljiye fazla takıldığımdandır ancak 1999'da yaşanan o smaç anını sürekli hatırlıyorum. O sahadayken LeBron henüz "Kral" değildi. Sadece bir arkadaşımdı. Ben bir asker değildim, veteran değildim, savaş tecrübesi edinmiş biri değildim. 11 Eylül olayları yaşanmamıştı. Gelecekte asker olacak olan birçok genç çocukluğunu yaşıyordu ve tarih derslerinde gördükleri Mezopotamya'da öleceklerinden haberdar değillerdi. Savaşta hayatlarını kaybeden siviller hala hayattaydı. Bazıları doğmamıştı bile...

O anı sürekli düşünüyorum çünkü o zamanlar LeBron'un ne kadar muhteşem bir basketbolcu olacağını hayal edemiyordum. O anı sürekli düşünüyorum çünkü tıpkı diğerleri gibi kendimi yıllar süren bir savaşın ortasında bulacağımı bilmiyordum. Şu anda LeBron'u gördüğümde bana hatırlattığı şey Irak'tan önceki benliğim oluyor.

Şampiyonluk maçından sonra salondan ayrıldım. Dışarı çıktığımda salondaki pis kokunun aksine eylül rüzgarı taze bir etki yarattı üzerimde. Babam hala içerideydi, ya bir ebeveynle ya da bir koçla konuşmaya devam ediyordu. Yakındaki bir taşa oturdum, pencereden içeri baktım ve beni evi götürmesini bekledim.

LeBron ve takım arkadaşı Dru Joyce, spor çantaları omuzlardan sarkık şekilde spor salonundan çıktılar. Plastik kupalarını ellerinde taşıyorlardı. Yavaşça benim olduğum yere yaklaştılar. Halihazırda maçın ardından yapılması zorunlu olan el sıkışma işini yapmış olsak da tekrardan tebrik edip ellerini sıkmak istediğimi hatırlıyorum. Nerede oynadıklarını sormalıydım çünkü eğer daha iyi olmak istiyorsam onlarla oynamam gerekiyordu. Yanımdan yürüdüler ve gittiler.

Hiçbir şey söylemedim.

LeBron kaldırıma doğru yürümüştü.

Eğer zamanı geri alabilseydim belki de ona aptalca bir şey söylerdim: "Miami'ye gitme" gibi.

Ve ikimiz de buna kahkaha atardık.

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#307 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: MiniBoys11 - 15.07.2022 20:48

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar





Ryan Godrone Yüzde Yüz Vice Ekranlarında!.  
Yayımlanma: 15 HAZİRAN 2022, CUMA 14:45 Madelyn Caron TARAFINDAN

Vice News'ın sevilen programı Yüzde Yüz Vice'ın bu haftaki konuğu K&D Şirketleri C.E.O'su Ryan Godrone'du. Oldukça eğlenceli geçen bu programda en dikkat çeken olaylardan birisi Ryan Godrone'un Julya Yalenchka'ya zor sorular sormasıydı. Ancak tecrübeli sunucu burada tecrübesini kullanarak bu durumu iyi bir şekilde atlattı ve izleyiciye keyifli anlar yaşattı. Yüzde Yüz Vice'dan önemli kesitler şimdi haberimizde!
Spoiler
Julya Yalenchka: Sorulara geçmeden önce; kendini bizlere ve sevgili dinleyicilerimize tanıtır mısın lütfen? Julya Yalenchka: Ryan Godrone nasıl biri? Ne iş yapar? En sevdiği hobi nedir? Kısaca bahset lütfen.
Ryan Godrone: Ryan Godrone, hayatını arabalara aramış bir iş adamı denilebilir. Şu anda K&D şirketler grubu genel müdürüyüm.
Ryan Godrone: Şirket kurucumuz Kylan Drake bu şirketi " Hayalleriniz için" parolası ile kurdu.
Ryan Godrone: K&D şirketler grubu olarak amacımız insanları ve hayallerini bir araya getirmek. Örneğin hayaliniz olan bir spor arabaya Burnout garajında ulaşabilirsiniz. Hayaliniz olan sahneye Blackpearl gece kulübünde erişebilirsiniz.
Ryan Godrone: Veya hayallerinizdeki kadınlar Supernova Bar'da tanışabilirsiniz. Kısaca, parolamız hayaller.
Ryan Godrone: Hayatım çoğu bu işleri rayına sokmak ve ilerletmek ile geçiyor. İşte Ryan Godrone.


Spoiler
Julya Yalenchka:Oldukça çalışkan bir personel kadron var. Bunu neye borçlusun? Şehrin en iyi garajlarından birisi olmak nasıl bir duygu?
Ryan Godrone:Garajıma eleman alırken dikkat ettiğim en önemli etken bu işi seviyor mu? Garajımda çalışan biri on binlerce dolar para.
Ryan Godrone: .. kazanır. Para için garajda çalışmak istiyorsa bunu yapamaz. Garajımda çalışan herkes arabalara aşık.
Ryan Godrone: İşini severek yaparsan başarılı olursun, başarılı olursan para kazanırsın. Tıpkı senin gibi Julya.
Ryan Godrone: Programını takip ederken bunu fark ettim. Sen işini severek yapıyorsun ve başarılırsın.
Ryan Godrone: Burnout garajı şehrin en uzun süredir aktif olan garajlarından birisi. Başarının sırrı ne mi? İşini severek yapmak.
Ryan Godrone: Programını takip ederken bunu fark ettim. Sen işini severek yapıyorsun ve başarılısın.
Julya Yalenchka: İltifatların için ayrıca teşekkürlerimi iletmekten mutluluk duyuyorum Ryan.
Ryan Godrone: Burnout garajı şehrin en uzun süredir aktif olan garajlarından birisi. Başarının sırrı ne mi? İşini severek yapmak.
Julya Yalenchka: Ve sende bunu en iyi başaranlardan birisisin; sonuç ortada.
Julya Yalenchka: Aslına bakarsan, Ryan. Başarının sırrı; işi severek yapmak denilebilir mi?   
Ryan Godrone: Keskinlikle.
Julya Yalenchka: Bu arada; arabalar konusu açılmışken sormak istiyorum müsadenle.
Julya Yalenchka: En sevdiğin araba modelini öğrenebilir miyim?
Ryan Godrone: Japon arabaları favorim tabi ki. Şu anda bir Nissan Silvia S13 kullanıyorum. Ryan Godrone: Japonlar doksanlı yıllarda insanlara istedikleri gibi tasarlayabileceği arabalar sundular.
Ryan Godrone: Bunları boş bir tablo gibi düşün. Biz sanatseverler de bu tabloyu sanat eserine çevirdik. Ryan Godrone: O yıllarda üretilen tüm Japon makinelerini severim. Silvia, Skyline, Supra veya Lancer Evolution.
Spoiler
Julya Yalenchka: Aralarında ki favorim kesinlikle Skyline olabilir bu arada. Bir süre Silvia modellerini de kullanmıştım.gerçekten çok iyi arabalar. Hızı severim, hıza olan bir tutkun var mı peki seninde? Tabi tam adamına sordum.
Ryan Godrone: Skyline demek. Caddelerde bir söz vardır, Skyline GTR bir elmas kadar değerlidir.
Ryan Godrone: Ama Skyline GTR süren bir kadına paha biçilemez. Bu arada Skyline demişken, Burnout araç dergisinin son sayısını bu modeli ele aldık.
Julya Yalenchka: Evet, bize de biraz bahseder misin lütfen dergiden?
Ryan Godrone: Aranızda hala daha okumayanlar varsa göz atabilirler. Bir diğer sayıda ise çılgınları olan Supra modelini ele alacağız. Tipik bir araç dergisi Julya. Her sayısında okuyucuların isteklerine göre bir modeli inceleyeceğiz ...
Julya Yalenchka: Gerçekten kulağa hoş ve insanları bilgilendirici bir dergi paylaşımı olmuş Ryan. Öncelik olarak buradan sana bütün Vice şehri adına teşekkürlerimi iletiyorum. Severek takip ettiğim bir dergi konsepti. Peki ya Ryan, dergiyi okumak isteyen kişiler tabi ki bu yayından sonra olacakdır.
Julya Yalenchka: Okumak isteyenler dergiye nasıl erişim sağlayabilir? Nereden ulaşabilirler?
Ryan Godrone: Derginin internet sitesinden ulaşabilirler. www.burnoutaraçdergisi.com ((Forum/Vice.net/Burnout araç dergisi))
Spoiler
Julya Yalenchka: Peki ya işletmelerinden biraz bahseder misin lütfen?  Yani toplam üç adet işletmen var dedin; yayınımıza tekrar katılanlar adına bizim için paylaşır mısın tekrar?
Ryan Godrone: Tabi. Burnout garaj, Blackpearl gece kulübü, Donat's of Heaven donat dükkanı, Burnout GoKart Arena, Burnout Araç dergisi, Burnout Enerji içecekleri, Silverstone Pawnshop, Supernova Teras Bar, otel ve Japon barımız var.
Julya Yalenchka: Burnout Garage'dan daha önce bir faaliyetin var mıydı tamirhane ile ilgili?
Ryan Godrone: Güzel bir soru, evimin yüz ölçümünü ya da cebimdeki parayı soracağınızı düşünüyordum. Bir süre Japonya'da bir tamirhanede görev aldım. Benim için çıraklık dönemi denilebilirdi. Daha sonra işler ilerledi ve yolun sonu Vice şehrine çıktı
Julya Yalenchka: Pekala, o halde ikinci sorumuza geçelim, Ryan. İzninle.
Ryan Godrone: İçimden bir ses tehlikeli bir soru olacak diyor, dinliyorum.
Julya Yalenchka: Neden Burnout? Neden başka bir isim olmadı? Burnout'un senin için anlamı nedir, Ryan?  Aslında bu soruyu KD'e sormam lazımdı fakat kendisi ne yazık ki burada değil.
Ryan Godrone: Bunu kurucumuz Kylan Drake'e ya da senin dediğin gibi KD'ye sormak gerekiyor.
Julya Yalenchka: Onun yerine ve temsili olarak sen buradasın; senin cevaplamını öngörüyorum. Lütfen bizler ile paylaşır mısın? O halde soruyu şöyle değiştireyim istersen; Burnout Garage senin için ne anlama geliyor?
Ryan Godrone: Bir gün programına konuk alırsan bunu KD'ye sormalısın. Sadece şunu söyleyebilirim. Burnout'un kuruluş  amacı hayali arabalar olan insanları bir araya getirmek. Ve Burnout caddelerde bıraktığı lastik izleri ile bunu Vice şehrinde kesin olarak başardı. Bu lastik izleri Burnout'un başarısının bir imzası. Ve bu lastik izleri, sürücülere yol göstermeye devam ediyor. Umarım soruna istediğin cevabı verebilmişimdir.
Julya Yalenchka: Evet, öncelik olarak teşekkür ediyor ve diğer soruya geçiyorum.  Burnout Garage faaliyetlerini devam ettireli ne kadar süre oldu? Ne zamandır Burnout Vice şehri ile birlikte?

Ryan Godrone: 25 Nisan 2020 tarihinde Burnout Garage Vice şehrinde açıldı. Yaklaşık iki buçuk yıl. Voav, bu gerçekten fazla. Biliyor musun Julya, sen sorana dek bunu fark etmemiştim.
Geriye dönüp baktığımda gerçekten çok fazla zaman geçmiş.
Julya Yalenchka: Yani en azından senin garajın başına geçtiğin süreden itibaren; hiç zorlanmadın mı? Bazı firmalar daha bir hafta dahi tamirhanelerini bırak şirketlerini idare edemiyor. İlla ki bir zorluğu olmuştur; merak etmedik değil.
Ryan Godrone: Sabah erken kalk, su iç ve yazılım öğren. Bunları her gün sosyal medyada görüyoruz. Başarının sırrı bu mu millet? Hadi ama! Size söylediğim gibi, sevdiğiniz işi yapın. Zorlukları tabi ki var Julya ama sevdiğin işi yaptığın sürece zorlukları aşıp hedefe ulaşmak kaçınılmaz oluyor.
Julya Yalenchka: Evet, değerli cevapların için teşekkür ederim. O halde dördüncü sorumuza geçiyorum. Burnout Garage, bu yerlere gelebilmek adına nelerden fedakarlık yaptı? Kısaca şuan ki konumunuza gelebilmek adına, ne tür bir fedakarlık yaptınız, Ryan? Bizler ile paylaşır mısın lütfen?
Ryan Godrone: Genel olarak K&D şirketler grubunda bulunan işletmeler adına cevap vermek isterim. Fedakar nedir? Kendini ya da bir şeyini feda etmekten kaçınmayan kişi. Bu şirketler hayatım olmuş durumda, günlerim bununla geçiyor. Burnout garaj veya diğerleri için hayatımı feda ettim diyebilirim.Bundan oldukça mutluyum, tüm çalışanlarımla mutluyuz.
Julya Yalenchka: Bir noktadan sonra hiç "bıktım" dediğin bir an oldu mu? Olduysa bizim ile paylaşır mısın lütfen?
Ryan Godrone: İnsanlar ile uğraşmak, insanları bir sisteme adepte etmek zor iştir. Bazı insanlar gerçekten insanı bıktırıyor. Bıkmak yanlış bir kelime olabilir, yorulmak daha iyi. Bu iş temposunda yorulduğumda arabama atlar ve gece sürüşüne çıkarım. Sol kolum camdan sarkıyor, radyoda seksenler müzikleri ve yıldızların aydınlattığı yolda sürüş.  İşte bu gerçekten iyi hissettiriyor Julya.
Julya Yalenchka: Son sorumuza geliyoruz; Vice şehri sakinleri Burnout Garage'a katılmaları adına nasıl bir yol izlemeli?
Ryan Godrone: Burnout garaj bu şehirde arabalara çılgınlık derecesinde bağlı insanların takıldıkları bir yer.Eğer siz de arabalara çılgınlık derecesinde bağlıysanız aracınıza atlayın ve Burnout garajına sürün millet.  İşte bu kadar basit.






Bizi ViceSocial'dan takip et!
           
EDITOR
M.Caron
HABER
J.Yalenchka
KAMERA
Winston Alvarez+J.Yalenchka+M.Caron


Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
[/td][/tr][/table]
Julya YalenchkaBiA
#308 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 16.07.2022 22:45

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar

James Naismith, 1891 yılında basketbolu icat ederken aklından dünya üzerinde birçok insanın hayatına bu denli etki edecek bir eğlence aracı bulduğu geçmiyordu muhtemelen.

Toplum üzerine en büyük yansımalar bırakan araçlardan biri olan spor, birçok kişiye göre kazanmak ve kaybetmek gibi iki net kanı üzerinden şekillenir. Holiganlığın kaçınılmaz olarak yanında getirdiği bir şeydir bu.

Dünya üzerinde en çok takip edilen, en çok kişiye ulaşan sporlardan biri olan basketbol da bundan nasibini çokça yerde alır. Kazanmak, basketbol izleme deneyimini anlamlı hale getirirken kaybetmek tamamen bir vakit kaybına dönüştürür birçok insan için.

Fakat basketbol özelinde spor, bundan çok daha fazlasıdır. Eğlence, şov, toplum üzerine bıraktığı etki, yaşattığı kültür değişimleri de bir parçasıdır basketbolun.

1926 yılında kurulan Harlem Globetrotters da sporun bu yönlerine odaklanmış ve 1900'lü yıllarda birçok kültür çatışmasını içinde bulunduran Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşanan köklü değişimlerde önemli rol oynamıştı.

Bugüne kadar varlığını koruyan Harlem'in özellikle toplumun belli kesmine bir basketbol sahası, basket topu ve iki potanın ifade ettiklerinden çok daha fazlasını yansıttığını söyleyebiliriz.

Bugün bu basketbol takımının tarihinden ve etkilerinden bahsedeceğiz.



Harlem Globetrotters'ın Kuruluşu, Misyonu ve Etkileri


1926'da birçok profesyonel basketbolcunun yetiştiği Chicago'nun güney kısımlarında kurulan ve basketbolun şov, eğlence ve tiyatral kısımlarını öne çıkaran bu basketbol takımı, kadrosunda sadece Afrikalı-Amerikalı oyuncuları barındırıyordu.

Takım, Afrikalı-Amerikalı insanlar için bir sembol olduğu için siyahi topluluğun yoğun olduğu Harlem şehrinden aldı ismini.

Kuruluşunun ilk dönemlerinde ülke genelinde birçok maça çıkan Harlem; smaç, hızlı hücum gibi basketboldaki şovun parçaları olan oyun katmanlarının popülerleşmesini sağlarken forvet ve oyun kurucu pozisyonlarının da yaygınlaşmasında önemli rol oynadı.

Siyahi toplumun bugün sahip olduğu hakların birçoğuna henüz çok uzak olduğu o dönemlerde tamamen Afrikalı-Amerikalı oyunculardan oluşan bir takımla ülke genelinde büyük bir popülerlik kazandı Globetrotters.

1940'larda bu takım öylesine bir sempati kazanmıştı ki ulusal basketbol ligi, üst üste iki maç oynanan gecelerde ilk maça Harlem'i yerleştirerek daha fazla taraftarın ilgisini çekmeyi hedefliyordu.

Harlem'in maçını izledikten sonra bir sonraki karşılaşmaya kalmayı tercih etmeyen taraftarlar, ligin hedeflerine ulaşamamasına yol açıyordu. Bunun üzerine Harlem Globetrotters, günün ikinci maçında sahne almaya başladı. Taraftarlar, Harlem'in maçında daha iyi koltuklarda oturabilmek için ilk maça da ilgi göstermek zorundaydı.

1948 ve 1949 yıllarında o zamanlar ülkenin en iyi basketbol takımı olarak gösterilen ve tamamen beyaz oyunculardan oluşan Minneapolis Lakers'ı üst üste iki kez mağlup etmeyi başaran Harlem, ülke genelinde büyük yankı uyandırmıştı.

Ülkedeki en iyi siyahi oyuncuların birlikte mücadele ettiği bu takım, kültürel entegrasyonun sağlanmasında büyük rol oynadı.

Nitekim 1950 yılında Nathaniel "Sweetwater" Clifton, New York Knicks ile kontrat imzalayarak NBA'e girmeyi başaran ilk Afrikalı-Amerikalı oyuncu oldu.

Günümüzde siyahi oyuncularla özdeşleşen NBA, her zaman bugünkü gibi değildi. Lig genelinde etnik köken çeşitliliğinin artmasında, siyahi oyuncuların şans bulmasında Harlem Globetrotters'ın etkisi büyüktü.

2007 yılında Harlem'e dahil olan Atkinson, takımla geçirdiği 10 yılın ardından hissettiklerini şöyle ifade etti:

"Black History Month benim için çok fazla şey ifade ediyor. Birçok Afrikalı-Amerikalı lider, bugün yaşadığımız hayatları yaşayabilmemiz için yolu açtı. Harlem Globetrotters da siyahi kültürün önemli parçalarından biri. Bu yüzden bu zengin tarihin bir parçası olmak benim için olayı çok daha anlamlı hale getiriyor.

Büyüklerim Globetrotters'ı izleyerek büyümüşler. Sadece benim aileme değil, bütün dünyaya etki etmeyi başarabilen bir organizasyonun içinde bulunduğum için çok gururluyum."

Gerçekten de Globetrotters'ın etkisi çok büyüktü. 96 yıllık tarihi boyunca şovlarını 122 ülkede 144 milyondan fazla insana ulaştıran bu takım, sağladığı basketbol deneyimiyle kültürel normların ve sosyal bariyerlerin yıkılmasında yadsınamaz bir etki yarattı.



NBA tarihinin en ikonik isimlerinden biri olan Wilt Chamberlain de kariyerine Harlem Globetrotters'ta başladı. Dünya genelinde ilgi çeken bu takımı Amerika Birleşik Devletleri 1951 yılında "İyi Niyet Elçisi" olarak Doğu Almanya'ya yolladığında Wilt Chamberlain de ekibin bir parçasıydı.

Takımın 1959'da düzenlenen tarihi Sovyetler Birliği turunda da yer alan Chamberlain, Sovyet lideri Nikita Khrushchev ile el sıkışma fırsatı da bulmuştu. Chamberlain aynı zamanda forma numarası emekli edilen ilk Harlem oyuncusu olarak tarihe geçti.

1950'li yıllardan itibaren siyahi oyuncuların NBA'de yer alma yüzdesi arttıkça Harlem de elindeki yetenekli oyuncuları tutmakta zorlanmaya başladı.

Fakat parçası oldukları bu devrim, iyi basketbol oynamaktan çok daha fazla anlam ifade ediyordu.

Harlem; basketbol dünyasındaki etnik çeşitliliğin artmasına olan katkısının yanında cinsiyet bariyerinin yıkılmasında da önemli rol oynadı.

1985 yılında Olimpiyat altın madalyası bulunan kadın basketbolcu Lynette Woodard'ı kadroya dahil eden Harlem, profesyonel bir erkek basketbol takımında ilk defa bir kadının mücadele etmesine olanak sağlıyordu. WNBA'e giden yolda bu hamle, toplumdaki tabuların yıkılmasına yardımcı olmuştu yine.

Takımın formasını giyen 15 kadın basketbolcudan biri olan TNT Lister da duygularını şöyle aktarıyor:

"Topluma pozitif etkisi olan birçok Afrikalı-Amerikalı'nın fark edilmesini sağlıyor. Harlem Globetrotters, toplumun bugünkü haline gelmesinde büyük bir rol oynadı. Eğlenceyi, sporu ve pozitifliği kullanarak bütün ırklardan ve kültürlerden insanları biraraya getirdi, herkesi ortak bir noktada buluşturmayı başardı."

Televizyonda Harlem Globetrotters


Takımın başlangıçta sahipliğini yapan Abe Saperstein, 1966 yılında vefat etmişti. Onun döneminde Harlem, ülke çapında halihazırda popülarite kazanmıştı. 1950'de biri "Go Man Go" olmak üzere iki Hollywood filminde yer alan takım, 1970'lerle birlikte bu konuda daha da gelişim kaydedecekti.

O yıllarda CBS kanalında yayınlanan "The Harlem Globetrotter Show" ve "The Harlem Globetrotter Popcorn Machine" adında takım hakkındaki iki çizgi film, bu popülariteyi daha da arttıracaktı.

Aynı dönemde canlı yayınlanan kendilerine ait bir şov programı yapma şansı da bulan takım, bunlar dışında da televizyon dünyasında birçok platformda yer aldı. Nitekim 1982 yılında Harlem Globetrotters, Hollwyood Şöhretler Yolu'nda kendisine bir yıldız edinmeyi bile başardı.

2013 yılında Globetrotters, Herschend Family Entertainment adında bir eğlence şirketi tarafından satın alındı ve daha geniş bir medyaya, hedef kitlesine ve pazara ulaşmayı hedefledi.

Bugün de Harlem, hala yılda 400'den fazla canlı etkinlik yaparak dünyanın her yerinden milyonlarca insana eğlence aracı olmayı başarıyor. Eğlence ve şovun ön planda olduğu bu maçlarda basketbolseverler, kazanmak ve kaybetmekten bağımsız şekilde sporun güzelliklerine odaklanabiliyor.

2021 yılında NBA'e katılmak üzerine sosyal medya hesabından bir paylaşım yapan Harlem Globetrotters, NBA'e katılabilmek uğruna adını aldığı şehir Harlem'den taşınmayı bile göze alarak şehir değiştirmeye açık olduklarını belirtmişti.


Basketbolun ve sporun farklı yönlerini ortaya koyarak toplumdaki tabuların, kültürel ve etnik bariyerlerin yıkılmasında önemli rol oynayan, bunu yaparken aynı zamanda dünyanın her yerinden insanlara eğlence ve şov imkanı sunan Harlem Globetrotters; basketbol tarihinin en ikonik aktörlerinden biri olarak tarihe geçmeyi başardı.

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#309 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 16.07.2022 23:05

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar

Maçın bitimine 53 saniye kala Atlanta Hawks elenme tehlikesiyle karşı karşıyayken Onyeka Okongwu, Cleveland Cavaliers'a karşı maçı kurtaran bir savunma hamlesiyle sahneye çıktı.

Sakatlanan Clint Capela'nın yerini dolduran ve takımının ilk yarıdaki 10 sayılık farktan dönmesine yardımcı olan Okongwu, Jarret Allen'ı savunmakla görevliydi. Bu sırada Caris LeVert ve Evan Mobley ikili oyun oynuyordu. Allen dip çizgiyi dolaştı ve Mobley'nin devrilmesine alan açtı. Okongwu seti okudu, Allen'ı bıraktı ve Mobley'e atılan alley-oop pasını engellemek için hamle yaptı.

Mükemmel ve oyun kurallarına uygun bir şekilde zıplayan Okongwu, smaçla sonuçlanacak pozisyonu tersine çevirdi ve topu Hawks'a kazandırdı. Bu pozisyon, Inpredictable sitesine göre Hawks'ın kazanma ihtimalini %75'ten %93.2'ye çıkardı.

Çaylak senesinde faul problemleriyle uğraşan Okongwu, bir sene önce böyle bir hamleyi yapamayabilirdi. Yeterince iyi zıplayamayıp Mobley'in vücuduyla temas edebilir, kollarını dik tutmayı başaramayabilir ve faul alabilirdi.

Şu an doğrusunu yapabildiği kesin ve bunun bir sebebi var: Third Side Coaching'te danışmanlık yapan, bir nevi RW rolündeki Don Vaden ile çalışıyor.

Vaden ile çalışırken Okongwu, pozisyon başına faul sayısını neredeyse %10 kadar azalttı. Onun sahada kalabilmesi, Hawks'ın play-in maçında Cavs'i yenmesinde önemli rol oynadı. 29 dakika sahada kaldı ve bu süreçte Hawks, Cavs'e 21 sayı üstünlük kurdu.

Büyük şirketler, siber güvenlik için eski hacker'ları işe alıyor. NBA takımları da hakemler hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için Third Side Coaching ile çalışıyor. Bu insanların görevi; oyuncular ve koçların oyunu bir hakemin gözünden görebilmesini sağlamak. Açılar, mekanikler, faul riskini minimize etmek... Bunların yanında bir de saygılı diyolaglar kurmayı, güzel ilişkiler inşa etmeyi ve teknik faullerden kaçınmayı öğretiyorlar.

Hawks, 2021-22 sezonu boyunca Third Side Coaching ile çalıştı. Sezon başında oyuncular ve ekiple tanışan Vaden, kısa sürede organizasyona uyum sağladı. Vaden, koç ekibine koçların itiraz hakkını kullanacağı yerlerden hakemlerle kurulan iletişime birçok konuda danışmanlık yapıyor.

Trae Young ve John Collins gibi yıldızlar dahil Hawks oyuncularıyla kurduğu iletişim ise belki de daha önemli. Takım çevresindeki çoğu kişi, Collins ve Okongwu gibi uzunların gelişiminde Vaden ile çalışmalarına dikkat çekiyor. Okongwu, sezon boyunca Vaden ve asistan koç Matt Hill ile fizikselliği, pozisyon alma becerisi ve parkedeyken faul yapma frekansını azaltma üzerine çalıştı.

"Bazen bütün bunları ellerimle yapıyorum, rakibe fizikselliğimi hissettirmeye çalışıyorum. Antrenmanlardan sonra Hill ile çalışırken Don da gelir ve ellerimle neleri yapabileceğimi, neleri yapmam gerektiğini ve hakemlerin neyi gördüğünü anlatırdı." diyor Okongwu, ESPN'e.

Atlanta Hawks, Third Side Coaching'in büyüyen müşteri listesinin sadece bir üyesi. Damian Lillard, Donovan Mitchell, Jaren Jackson Jr. gibi NBA yıldızları; şampiyonluk kazanmış koç Nick Nurse ve hatta en ünlü yayıncılar ve medya mensupları bile şirketin müşterileri arasında.



Don Vaden, neredeyse 15 yıl boyunca NBA'de hakemlik yaptı, ardından 15 yılını da hem NBA hem de WNBA'in hakemlik departmanlarında geçirdi. Vaden, Third Side Coaching'in kurucusu Shelley Russi ile hala aktif bir hakemken tanıştı. O zamanlar 30 yaşında olan Russi, parkedeki duruşuyla, gelecek NBA hakemlerinin yanındaki maç yönetimiyle Vaden'ı etkilemişti. Sonrasında da 20 yıl boyunca NCAA'in kadın liginde hakemlik yaptı. Vaden, Russi 2016 yılında WNBA'e geçerken kendisine yardımcı oldu.

İki lig de son 10 yılda hakem yönetimi açısından büyük gelişim kaydetti ve Vaden ile Russi, bu konuda krediyi hak ediyor. NBA'in eski kıdemli yöneticilerinden Kiki VanDeWeghe, "istikrar, şeffaflık, herkes tarafından anlaşılabilecek basit ve tekrar edilebilir prosedürler" hakkında birçok tartışma yaptıklarını ve Shelley'nin özellikle WNBA kısmında hakem eğitimi sürecine etki ettiğini söylüyor.

Vaden, 2017 yılında kendi danışmanlık şirketini kurmak üzere WNBA'den ayrıldı. Bir sene sonra Russi'nin de ayrılığı yaşanınca Third Side Coaching de doğmuş oldu.

Third Side'ın yaptığı iş, müşterisinin ihtiyaçlarına göre çeşitlilik gösteriyor. Hawks gibi bazı takımlar, tam paketi alıyor: Vaden da Russi de sezon boyunca sık sık ziyaretler yaparak koçlar ve oyuncular ile bağlantıda kalıyor, onlarla hakemlerin bazı düdükleri nasıl çaldığından bir hakemle saha içinde iletişim kurmanın en iyi yoluna kadar birçok konuda çalışıyorlar.

Collins için sezon boyunca dikey zıplama önemli bir nokta oldu. Vaden ve Hawks'ın asistan koçu Chris Jent ile beraber uygulamalı antrenmanlarla ligin uzunları için çok önemli bir noktayı ince eleyip sık dokudular. "Atletizmimi ve sahayı dikey kullanabilme yeteneğimi faul yapmadan kullanabilmem konusunda harika iş çıkardır." diyor Collins.

2020-21 sezonunda Collins'in savunduğu oyuncular %62.6 ile isabet buldu. Onun fiziğindeki bir oyuncu için bu, harika bir yüzde değil. Bu normal sezonda ise ufak bir gelişme göstererek %59.8'e düştü. Her ne kadar küçük bir örnek boyutu olsa da playoffların son dört maçında bu yüzde %50'lere kadar düştü.

Bogdan Bogdanovic de hakemlerle iletişim kurabilme yeteneğini geliştirme konusunda Vaden'a krediyi veriyor. Bogdanovic, EuroLeague'in en üst seviye oyuncularından biriyken NBA'e ilk geldiğinde yeni bir ligin hakemlerine uyum sağlamakta güçlük çekmişti. Third Side Coaching, bu konuda onunla özel çalıştı.

"Hakemlerin beni tanımadığını biliyordum ancak henüz hak etmediğim saygıyı görmek istedim. Başlarda muhtemelen çok fazla itiraz ediyordum. Don, benimle hakemlerle kurulan ilişkiler hakkında çalıştı. Onlarla konuşmaya başladım, duyguları geri plana attım." diyor Bogdanovic.

Kevin Huerter de danışmanlarla çalışmalarından övgüyle bahsediyor. Genelde antrenmanların sonunda parkede kalan oyunculardan biri olan Huerter, Russi ve Vaden ile hakemlere bağlı alanlardaki nüansları çalışıyor. "Shelley, birçok konuda insana dokunuyor. Nasıl faul alabileceğin hakkında, oyunun akışında fark yaratabileceğin noktalar hakkında yardımcı oluyor." diyor Huerter.

Huerter ve Bogdanovic, parkedeyken hakemlerle iletişim kurma konusunda da krediyi Vaden'a veriyor. "Birçok açıdan bu iş aslında oyuncu ve hakem arasındaki mesafeyi kapatmak üzerine. Eğer bir kararın yanlış olduğunu düşünüyorsunuz onun hakkında nasıl yaklaşmanız gerektiğini öğreniyorsunuz. Kuralları bilmek, konuşurken argümanlarınızı daha sağlam kurmanızı sağlıyor." diyor Huerter.



Damian Lillard, ligin en iyi pick%roll oyuncularından biri. Russi ve Vaden'ın bu konuda bir payı olduğu iddia edilemez olsa da bir nebze olsun kredi verilmeli.

Lillard, Vaden ile 2018'de Trail Blazers ile çalışmaya başladığı zaman bağ kurdu. Başlangıçta iletişim ve diyalog üzerine ilerleyen eğitimler kısa sürede saha içine yöneldi ve Lillard'ın Vaden için kendinde oluşturduğunu söylediği nüanslara yansıdı.

"Pick&roll çıkışında çok fazla üçlük deniyorum ve savunmacılar bileğimi tutuyor, uzanıp koluma vuruyor." diyor Lillard. Mesele şu ki hakemler için bu tarz hamleler her zaman yakalanması kolay olan şeyler olmuyor. "Don, bana hakemlerin gördüğü açıları gösterdi. Hakemler, partnerlerine göre sahada belli bir pozisyon alıyor. Bana o açıları gösterdi, hakemlerin gördüğü açıları öğretti." diye devam ediyor sözlerine Lillard.

Second Spectrum'un verisine göre 2017-18 sezonunda Blazers, Lillard'ın dahil olduğu ve şut, faul ya da top kaybıyla sonuçlanan ikili oyunlardan pozisyon başına 1.03 sayı çıkarttı. Bu sezon, Lillard'ın Vaden'la çalışmadan önceki son sezonuydu. Bu, en azından Dame gibi bir yıldız için ortalama bir rakam.

2019-20 sezonunda ise bu rakam 1.13'e yükseldi ancak asıl yükselen şey Lillard'ın bu tarz pozisyonlarda faul alma frekansıydı. Bu artış büyük görülmeyebilir ancak istatistiklere bakıldığında elit bir pick&roll yöneticisiyle ortalama altı bir pick&roll yöneticisi arasındaki fark tam da o seviyelerde oluşuyor.

Lillard, genelde hücumda alevlendiği anlarla tanınır ancak Vaden'a işin diğer kısımlarında ve özellikle pick&roll departmanında gereken krediyi veriyor.

"Faul yapmadan nasıl yakın savunabilirim, nasıl bir perdenin etrafında dolaşabilirim? Perde yapan oyuncu perdeyi yapmadan önce nerede durmalıyım ki hücum faul alabileyim? Bu tarz şeyler benim daha iyi bir pick&roll savunmacısı olmamı sağladı. Aynı zamanda işin hücum kısmında da tam tersi konumdayken bazı şeyleri daha iyi fark etmeye başladım." diyor Lillard.

Lillard'ın Third Side Coaching ile olan bağı bir noktada kişiseldi. Bugün bile Vaden ile iletişim halinde. Maçlardan sonra pozisyonları yolluyor ve telefonda o pozisyonlar hakkında analiz yapıyorlar. Lillard, Russi ile bu kadar yakın bir çalışma gerçekleştirmese de onun yaptığı çalışmalardan da haberdar. "İletişimde kalıyoruz." diyor Lillard.

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021