İçeriğe geç

| Julya & Irina Yalenchka |

+55 869 yanıt 27,429 görüntülenme Açan BiA ·

/// Yalnız IC mesajlar Yalnız görselli ve [ic] mesajlar, karakter adıyla. OOC konuşmalar gizli. Bulunduğun yerden ileri doğru.

Julya YalenchkaBiA
#100 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 25.05.2022 18:46

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar

Lakers'ın Nesi Var? Gerçekten Nesi Var?


LeBron James, Cleveland Cavaliers'tan ilk ayrılışından beri onu başarıya taşıyan formül aynıydı. LeBron'u keskin şutörlerle çevrile. Dünyanın en iyi oyuncusu ve belki de en iyi oyun görüşüne sahip ismi bu şekilde ölümcül oluyor. Kral'ı 3-4 şutörle çevirip alanı boşaltın. İkili sıkıştırma gelirse LeBron doğru adamı bulacaktır. Gelmezse zaten LeBron'u durdurmak neredeyse imkansız.

Los Angeles Lakers'ın başkanı Magic Johnson tam tersi bir yaklaşımla geldi. LeBron'u şutörlerle değil oyun kurucularla çevirmek. Bunun LeBron'un üzeriden oyun kurma baskısını alacağını belirten Magic, onu daha az yoracaklarını ve hücumda rahat edebileceğinin altını çizdi. Lakers sezon öncesi analizimde belirttiğim gibi ilk günden bu sistemin işe yaramayacağına emindim.

Lakers'ın bu sezon bulduğu ilk üçlük isabeti ilk maçın üçüncü çeyreğinde geldi. Blazers'a karşı oynadıkları maçta üçlük çizgisinin gerisinden 7-30 gibi felaket bir yüzdeyle oynadılar. %23.3 ile oynayan takım köşelerden bulduğu 7 üçlüğün hepsini kaçırdı. Bomboş üçlükler kaçıran Brandon Igram 0-4, Kyle Kuzma 1-7, Lance Stephenson 0-3, Lonzo Ball 1-4 isabetle oynadı. Bu maçta takım olarak buldukları boş şutlardan sadece %36.6 isabet bulabildiler.

İkinci maçta Rockets'a karşı işler daha da kötüye gitti. Dış şut performansları çıkan kavgadan bile çirkindi. 8-32 üçlük isabeti ile oynayan takım geceyi %25 ile noktalamış oldu. LeBron James (1-7) ve Lonzo Ball (4-8) takımın en fazla üçlük deneyen isimleriydi. Eğer takımda en fazla üçlük deneyen isimler LeBron ve Lonzo ise gerçekten bir probleminiz var demektir.



Üçüncü maçta Kuzma'nın ilk 5'e geçmesi ile işler biraz daha düzeldi. Aslında düzeldi demek pek de doğru olmayabilir. Kuzma 10 üçlük denedi, 4 isabet buldu. Bunun yanı sıra Josh Hart 4-7 üçlük isabet ile takıma en azından bir şut tehditi getirdi. Hart'ın getirdiği dis sut tehditinin takım için önemini anlayan koç Walton dun gece genc oyuncusunu ilk 5'e yerleştirdi. Suns karsisinda sezonun ilk galibiyetine ulaşan Lakers 10-28 üçlük isabeti bularak %35.7 ile oynadı. Fakat bunu Suns'a karşı olduğunu da unutmayalım. Fakat Kuzma'ya her maç 10 üçlük deneterek nereye varabilirsiniz? Geçtiğimiz sezon %36.6 isabet ile üçlük bulan Kuzma bu sezon %27.3 ile oynuyor.

Bütün bunların içinde ise en büyük sıkıntılardan biri Magic'in dahine fikrine yer verildiğinde hücumlar iyice tıkanıyor. Rajon Rondo, Lance Stephenson ve Lonzo Ball, LeBron James ile aynı anda sahada olduğunda takımda neredeyse şut atacak adam kalmıyor. Bu kısa sürede takımların Rondo ve Lance'i birkaç adım geriden savunup şutlarını boş bıraktıklarını birkaç kez gördük.

Bunun dışında takımın felaket savunmasına da kısaca değinelim. İlk 3 maçta potalarında ortalama tam 131.7 sayı gördüler. 131.7! Hiç savunma yapmıyorlar demek. Bu kategoride ligde son sıradalar.

Lakers'ın problemleri her geçen gün büyümeye devam edecek gibi duruyor. An itibariyle takımda kariyerinde %40'ın üzerinde bir rakam ile üçlük isabeti bulmuş bir isim bile yok. Uzun süreler sahada kalabilecek bir uzun yok. Savunma yok.

Neyse. En azından LeBron var.

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#102 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 25.05.2022 18:57

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar

"Olmaz, inan bana olmaz, NBA'de olmaz"


"Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan bellidir" diye bir laf vardır, bilirsiniz. Olacağı önceden belli, gümbür gümbür gelen olaylar için kullanılan bir tabirdir. 2019 yazı, NBA takımlarının kurduğu kadrolar ile öyle bir beklenti yaratmış durumda ki, herkes için çıta öyle yükseldi ki, izlemeye talibi çok fazla olacak bir sezon bizi bekliyor, bunun için müneccim olmaya gerek yok. Kaderin cilvesi olsa gerek, bir Çarşamba gecesinde yeni NBA sezonunu açıyoruz ve bu sezonun Perşembe'sini belli edecek, kayda değer maçlar bize basketbol parantezinde istediğimiz her şeyi verecek gibi duruyor. Bu sezon çok şeylere gebe, orası besbelli. Güç dengelerinin acayip şekilde sarsılmasıyla ve tamamen yenilenen kadrolarla bu sezon Nil Burak'ın kulaklarını çınlatır şekilde "Olmaz olmaz deme!" sezonu olacak. Ama bu sezon istediği kadar sürprize açık olsa da, "Hayatta olmaz!" dediğimiz bir kaç şey elbette ki mevcut. İşte bizim gözümüzde, bu sene olması imkansız 5 olay:

5. Wiggins'in Gelişim Göstermesi:




İşler artık o ölçüde çığırından çıktı ve insanlar bunu o derece kabullendiler ki, sanırım bunu aynı konseptte, gelecek bir kaç sezon daha kullanmamız abesle iştigal olmaz. Kimi onun için yeni Kobe dedi. Kimisi de Jordan ayarında yeteneği olduğuna inanıyor. 18 sayı, 4.8 ribaund ve 2.5 asist, herhangi bir takımın bir yan parçası için ideal bir istatistik bile olabilir. Lakin bunu 35 yaşındaki Redick bile çıkartabiliyorsa, Jordan ayarındaki kumaşınızın ayarlarıyla oynanmış demektir. Kariyeri boyunca hala 20 sayı ortalaması tutturamamış Wiggins için artık umutlar çoktan sıfırlandı. Timberwolves yönetiminin bir 5 sene daha sabrı olacak mı? Bilinmez. Lakin basketbolseverlerin sabrının olmadığı kesin. Wiggins'ten, hali hazırda olduğu şeyden fazlasının gelmesinin, kendisini bu sene bir basamak daha atlatmasının imkanı yok. Siz bu yazıları okurken Wiggins'in 20.7 sayı 6.0 ribaund ortalamalarıyla oynadığının altını çizelim. Yine de saha içinden %43 (kariyerinin en düşün ikinci ortalaması), üçlük çizgisinden %23.5 (kariyerinin en düşük ortalaması), serbest atış çizgisinden %72.7 (kariyerinin en düşün üçüncü ortalaması) ile oynadığını belirtelim. Ayrıca maç başına çılgın bir rakam olan 0.7 asist ortalamasını tutturmuş durumda.

4. Melo'nun Takım Bulması


"İsmi bilinmeyen Rockets Yöneticisi şunu dedi", "bir GM Melo'ya şu yetenek yok dedi", "Melo şunu asla giymem dedi" tarzı haberler bilerek mi sunuluyor? Bir ihtimal. Lakin bu haberlerin sayısı o derece arttı ki, şu anda ligdeki 30 takımdan hiç birinin Melo'yu alıp, onun için oluşturulan profil ile baş başa kalma riskini göze alacağını zannetmiyorum. Bu kulis olabilir, Melo ligdeki oyuncuların en az yarısından daha iyi bir oyuncu olabilir ancak oluşan hava onu gösteriyor ki kimse Melo'yu takımında görmeye yanaşmayacak. Nets'in iki süre starının başını çektiği, oyunculardan oluşan lobinin, kadroya katılması için etmedikleri ısrar kalmamasına rağmen Nets yönetiminin buna yanaşmaması, Melo için kapıların hiç olmadığı kadar kapalı olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla Melo'nun bu sene kendine bir yuva bulması, en azından mevcut şartlarda imkansız.

3. Simmons'ın Maç Başına 1 Üçlük Ortalaması Tutturması:


Sezon öncesi hazırlık maçlarından birinde tüm gezegenler aynı hizaya geldi, mevcut tanrıların hepsi bir mutabakata vardı, evrendeki tüm enerji aynı noktaya toplandı ve Ben Simmons, NBA kariyerinin ilk 3 sayılık isabetini buldu. Adeta bir Halley Kuyruklu Yıldızı! Bu isabeti yaz boyunca üzerinde çalıştığı dış şutu ile bulduğu aşikar, lakin Simmons'tan bir yaz içerisinde, dış şutuna olan güvenini binlerce kat arttırmasını beklemek de biraz naif bir düşünce. Tüm NBA kariyeri boyunca, bırakın orta mesafeyi, boyalı alanın beş karış dışından bulduğu isabet sayısı 10'unda geçmeyen bir oyuncudan, bir anda orta/dış şutlarının sayısını 5'e 10'a katlamasını beklemek hem haksızlık, hem de mantıksızlık. Simmons bir yazda üçlükçü olmayacak. O yüzden bu nadir doğa olayının aurasına girip Simmons'ın omuzlarına gereksiz bir yük yüklememek lazım. Simmons maç başına 1 üçlük isabeti dahi bulamayacaktır, böyle bir ihtimal yok.

2. Curry'nin 30 Sayı Altı Ortalama Tutturması:


Warriors şu anda, en iyi yaptığı iş Sucuk Ekmek olan ama arada da ızgaraya köfte atan seyyar bir satıcı gibi. Arada köfteden, incikten para kazanacaklar, eyvallah, mamafih karınlarını doyurmak istiyorlarsa, satacakları asıl ürün sucuk ekmek olmalı. Warriors'ın sucuk ekmeği Curry. Klay yok, D-Lo'nun performansı şüpheli. Draymond skor üretmek dışında her şeyde oldukça iyi. Takımın geri kalanından ne ölçüde skor katkısı geleceği, biraz malum biraz muğlak ama kesinlikle iç açıcı değil. Dolayısıyla, elinizde (tartışmaya nispeten kapalı olsa da) NBA tarihinin belki de en iyi şutörü varsa, lazım olduğu takdirde bütün şutları da ona kullandırmalısınız. Ve öyle olacak da. Koç Kerr'ün açıklamaları sonrası bu sene Klay'i göremeyeceğimiz de kesinleştiğine göre, KD ve Klay'in varlığında 20 saha içi denemeye 27 sayı bulan Curry'nin tabiri caizse "coşmasını" beklemek oldukça olası. Hatta o kadar ki, Curry'nin 30 sayı ortalaması kesinlikle cepte. Isındığında bırakın alev almayı, tüm gezegeni yakan Curry'nin isabet oranının düşmesi şu an için pek mümkün görünmüyor (%47.7). Dolayısıyla Curry'nin efsane bir sezonu ufukta yavaştan görünmeye başladı. Şef Curry'nin, 30 sayı ortalamanın altına düşmesi, 1 atmosfer basınç ve 25 santigrat derecede, şu an için imkansız. Siz bu bölümü okurken Curry 24.0 sayı ortalaması tutturmuş durumda, bekleyin, geliyor.

1. Sıkıcı Bir NBA Sezonu:




Tüm başa güreşen takımlarda en az iki süper yıldız, inanılmaz yetenekli bir draft sınıfı, sakatlıklardan dönen süper yıldızlar, son 15-20 yılın en fazla şampiyon adayı. Böyle faktörler içeren bir spor organizasyonunun sıkıcı olması mümkün mü YAHU DELİ MİSİNİZ OLUR MU ÖYLE ŞEY?! 20 seneyi aşkın süredir izlediğim NBA organizasyonunda, takipçilerin bu denli heyecanla bekledikleri, böylesine saat kurup hatırlatma ayarladıkları, sezon öncesi maçlarını dahi hararetle izledikleri bir sezon benim hatırıma gelmiyor. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz, NBA tam bir Death-Match'e, yaşamak için öldür'e evrildi ve bu da insanların beklentilerinin çok büyük ölçüde karşılanacağına dalalet. MVP yarışı ayrı, en iyi çaylak yarışı ayrı, şampiyonluk yarışı apayrı geçecek bir sezondan, sizin NBA sevginizi azaltacak bir performans beklemek hayalcilik olur. Bu sezon son yılların en zevkli sezonu olacak ve aksinin olmasının da imkanı, mümküniyatı yok oğlu yok!

Kısacası, her türlü ihtimalin kendi yolunu bulup bir şekilde belirdiği bir organizasyon olan NBA'de bile bazı şeylerin olması imkansız. Bu tahminlerimin arkasında sonuna kadar dursam da, NBA takipçilerinin bekası çerçevesinde bazı imkansızlıkların bana lafımı yedirmesine de ziyadesiyle sevinirim. Gel gelelim son maddede yanılmamamı herkesin canı gönülden istediğine de eminim. Kimse merak etmesin, bu sene gece geç kalkmalara, ilk derslerde uyuklamalara, iş yeri servisinde horlamalara ölesiye değecek. Beklentilerin karşılandığı, muhteşem bir sezon dileğiyle. En iyi olan kazansın!

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#105 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 27.05.2022 15:59

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar

Doğum Yerlerine Göre Ligin En İyi Beşi


Her takımın belirli bir şehre, belirli bir eyalete ait olduğu gibi, bu takımdaki oyuncuların da kendini ait hissettiği bazı şehirler vardır. Aitlik bir yana, biz bu makalede "memleket" meselelerini ele alacağız. Bazı oyuncuların memleketleri nereler diye ortaya serip, bu eyaletlerden ilk beşler çıkartacağız. "California'nın en iyi beşi" , "Texas'ın en iyi beşi" gibi kadroları öne getireceğiz. Ancak bu listeler, aktif oyuncuları kapsıyor olacak. Dilerseniz en kökenli klüplerden biri olan New York Knicks ile başlayalım.

New York – New York Knicks


Bu eyalette doğan isimlerden en bilindik isimler şunlardır: Danny Green, Carmelo Anthony, Tobias Harris, Mohammed Bamba, Andre Drummond, Donovan Mitchell, Eric Paschall ve daha niceleri. Bu eyalette doğan oyunculardan bir kadro çıkardığımızda ise şöyle bir kadro ortaya koyabiliyoruz:

1 – PG (Oyun Kurucu): Kemba Walker
2 – SG (Şutör): Donovan Mitchell
3 – SF (Kısa Forvet): Carmelo Anthony
4 – PF (Uzun Forvet): Obi Toppin
5 – C (Pivot): Andre Drummond


Gerçekten tehlikeli bir 5 ortaya çıkarabiliyoruz. Ribaunt makinesi Drummond, Kemba – Donovan – Carmelo üçlüsü ve atletik genç oyuncu Obi Toppin. New York, güzel bir beş çıkarabildi; bakalım rakipleri daha iyi bir beş çıkabilecek mi?

North Carolina – Charlotte Hornets




İsmini duyunca ilk olarak aklıma Michael Jordan gelen eyalet, North Carolina. Memleket beşlisi çıkarmadan önce burda kimler doğmuş hep birlikte göz atalım: Kent Bazemore, Seth Curry, Devonte' Graham, Montrezl Harrell, Brandon Ingram, Coby White, Chris Paul, P.J. Tucker, John Wall ve daha niceleri. Aktif oyuncular arasında bu eyalette doğan oyunculardan bir beş çıkardığımızda, şöyle bir kadro ile karşı karşıya kalıyoruz:

1 – PG (Oyun Kurucu): Chris Paul / John Wall
2 – SG (Şutör): John Wall / Chris Paul
3 – SF (Kısa Forvet): Brandon Ingram
4 – PF (Uzun Forvet): Zion Williamson
5 – C (Pivot): Hassan Whiteside


New York'tan daha iddialı gibi, sizce?

Kanada – Toronto Raptors




"Biz kuzeyden geliyoruz!" 2019'da ilk şampiyonluğunu yaşayan Raptors, eğer "hemşerilerini" kadroda bulundursaydı nasıl olurdu? Her ne kadar Amerika'ya bağlı olmasa da, NBA, Kanada'dan da bir takım ortaya koydu. Toronto Raptors olarak bildiğimiz Kanada'ya bağlı bu NBA takımının oyuncuları, orda doğan oyunculardan oluşsaydı nasıl olurdu? Kanadalı aktif oyuncular şu isimlerdir: RJ Barrett, Brandon Clarke, Shai Gilgeous – Alexander, Cory Joseph, Jamal Murray, Tristan Thompson, Andrew Wiggings, Luguentz Dort, Dillon Brooks gibi tehlikeli isimlerdir. Kanadalı oyunculardan ilk beş çıkarsak ne kadar güçlü olurdu? Hemen bakalım.

1 – PG (Oyun Kurucu): Jamal Murray / RJ Barrett / Shai Gilgeous – Alexander
2 – SG (Şutör): Shai Gilgeous – Alexander / RJ Barrett
3 – SF (Kısa Forvet): RJ Barrett / Andrew Wiggings
4 – PF (Uzun Forvet): Andrew Wiggings / Tristan Thompson
5 – C (Pivot): Tristan Thompson


Dizilim size kalmış. Gardların hakim olduğu bu liste, bir öncekilere göre biraz zayıf gibi; siz ne düşünüyorsunuz?

Texas – Houston Rockets




Houston Rockets ve San Antonio Spurs'ün ağabeylik ettiği eyalet, Texas eyaleti. Çılgın Texas taraftarı birazdan oluşturacağımız kadroyu görse eyaleti alt üst ederdi dersek yalan olmaz. Hemen Texas doğumlu oyunculara göz atalım. Texaslı isimler şu şekilde: Lamarcus Alridge, Jarrett Allen, Jimmy Butler, Alex Caruso, Carsen Edwards, Gerald Green, Taurean Prince, Marcus Smart, Julius Randle, Myles Turner, Trae Young diye say say bitmez isimler. Texas, "Derin kadro" bakımından listedeki en derin kadroya sahip takım olabilir. Siz kendi beşinizi kafanızda düşünürken, biz de kendi beşimizi şu şekilde ortaya koyalım:

1 – PG (Oyun Kurucu): Trae Young
2 – SG (Şutör): Jimmy Butler
3 – SF (Kısa Forvet): Marcus Smart
4 – PF (Uzun Forvet): Julius Randle
5 – C (Pivot): Myles Turner


Myles Turner ile Jarrett Allen süreyi ikiye bölebilirler, ancak bizim tercihimiz Turner'dan yana. Bu kadro şampiyon olur mu? Daha listemiz bitmedi, ancak final görür gibi!

Illinois – Chicago Bulls


Chicago Bulls denilince Türkiye'de akla gelen isimler kimlerdir? Michael Jordan, Derrick Rose, Joakim Noah ve belki birkaç diğer isim. Bu listede Türk NBA kitlesini sevindirecek bir liste. Dilerseniz aktif Illinoisli oyunculara bakalım: Derrick Rose, Patrick Beverley, Robert Covington, Anthony Davis, Talen Horton – Tucker, Andre Igoudala, Meyers Leonard, Kendrick Nunn, Jabari Parker, Iman Shumpert, Fred Vanvleet şeklinde bir liste ile karşı karşıyayız. En iddialı kadro bu diyebilir miyiz? İlk beş çıkarıp tartışalım:

1 – PG (Oyun Kurucu): Patrick Beverley / Derrick Rose
2 – SG (Şutör): Derrick Rose / Fred Vanvleet
3 – SF (Kısa Forvet): Fred Vanvleet
4 – PF (Uzun Forvet): Robert Covington
5 – C (Pivot): Anthony Davis


Yaşı ilerlemiş de olsa Igoudala'yı tercih edenler, potansiyeline güvenip THT'yi düşünmeden kadroya katanlar olacaktır. Kadromuzu bu şekilde belirledik, sizce en fazla hangi aşamaya kadar ilerleyebilirler?

California – Los Angeles Clippers


California denince sular durur. Basketboluyla, sinemasıyla, yıldızlarıyla... Ancak bizim konumuz basketbol olduğu için konumuzdan sapmayalım. California eyaletinde 4 takım (GSW – LAC – LAL – SAC)* bulunuyor. Günümüzde bu takımlar arasında en güçlüleri Clippers ve Lakers olduğu için, California doğumlu oyuncuları bu iki takıma dağıtacağız. California doğumlu NBA oyuncuları arasında kimler var? LaMelo Ball, Lonzo Ball, Jordan Bell, DeMar Derozan, Spencer Dinwiddie, Paul George, Aaron Gordon, James Harden, Kawhi Leonard, Damian Lillard, Klay Thompson, Russell Westbrook, Christian Wood gibi nefis isimler var. Peki ilk beşimizde kimler yer alıyor?

1 – PG (Oyun Kurucu): Damian Lillard
2 – SG (Şutör): Klay Thompson
3 – SF (Kısa Forvet): Paul George
4 – PF (Uzun Forvet): Aaron Gordon
5 – C (Pivot): Christian Wood


Oldukça güçlü bir takım oldular. Lakers daha iyi bir kadro çıkarabilecek mi? Sizce şimdiye kadarki en iyi kadro hangisi?

*Golden State Warriors – Los Angeles Clippers – Los Angeles Lakers – Sacramento Kings



California – Los Angeles Lakers




"NBA'in en efsane 3 takımını say" deseler, kesinlikle bu listeye girecek olan Lakers başarılarla dolu bir geçmişe sahip. California eyaletinde doğan oyuncuları ikiye ayıracağımızı belirtmiştik. Tekrar isimleri saymadan kadromuzu oluşturalım.

1 – PG (Oyun Kurucu): Russell Westbrook
2 – SG (Şutör): James Harden
3 – SF (Kısa Forvet): Kawhi Leonard
4 – PF (Uzun Forvet): Kevin Love
5 – C (Pivot): Brook Lopez


Sizce bu California savaşlarında, bu derbide kim üstün çıkar?

Ohio – Cleveland Cavaliers




Listenin belki de en tehlikeli takımına geldi sıra. Tehlikeli olmasının sebebi 5 oyuncunun da süperstar olup olmamasından değil, iki oyuncunun bir araya gelmesinden kaynaklanıyor. Dilerseniz Ohio doğumlu oyuncuları sayalım, siz zaten hemen fark edeceksiniz. Ohio doğumlu oyuncular arasında; Trey Burke, Stephen Curry, Caris LeVert, CJ McCollum, Larry Nance JR, Terry Rozier, Gary Trent, Luke Kennard ve tabi ki LeBron James var. Bu kadrodan nasıl bir beş çıkar?

1 – PG (Oyun Kurucu): Stephen Curry
2 – SG (Şutör): CJ McCollum
3 – SF (Kısa Forvet): Caris LeVert / LeBron James
4 – PF (Uzun Forvet): LeBron James / Caris LeVert
5 – C (Pivot): Larry Nance JR


Bahsettiğimiz ikiliyi hemen tespit ettiniz değil mi? Yıllar süren rekabet ardından 2021 All – Star maçında bir araya gelen Curry & James ikilisinden bahsediyoruz. Nefis takımlar çıktığı şüphesiz, sizin favoriniz hangisi? Hangi takım lige dominantlığını koyardı?



Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#106 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 27.05.2022 16:01

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar

Steve Nash'in Hikayesi


Kimilerine göre yüzüksüz bir süper yıldız, kimilerine göre ise Kobe'nin kazanacağı 2 MVP ödülünün haksız yere sahibi olan bir oyuncu. Kısacası her zaman arada kalmış bir oyuncu: Steve Nash!

Sizler için asistlerin tanrısı olan Steve Nash'in hayatını mercek altına aldık. Keyifli okumalar.

Steve Nash, 1974 yılında Johennesburg'da doğdu. Nash çok küçükken ailesi Kanada'ya yerleşti. Nash'in babası profesyonel bir futbolcuydu. Bu nedenle de Nash'in ilk aşkı futboldu diyebiliriz.

İlkokula kadar futbol oynayan Nash, ortaokuldaki son yıllarında ise basketbolla tanıştı ve lisede de basketbol anlamında büyük bir gelişme kaydetti. St. Michael's Lisesi'ndeki koçu Hyde-Lay onun çok iyi bir NBA oyuncusu olacağını düşünüyordu ve kesinlikle NCAA'in büyük okullarından birinde forma giymesinin gerektiğini söylüyordu. Fakat NCAA takımları Kanada'daki lise takımlarını çok fazla izlemiyorlardı ve pek dikkate almıyorlardı. Bunu fark eden Koç Hyde-Lay, birçok NCAA takımını Nash'in varlığından haberdar etmek için onlara mektup yazdı. Fakat büyük okulların hepsi bu mektuplara olumsuz geri dönüşler yaptı. Bir süre sonra Santa Clara Üniversitesi, Koç Hyde-Lay'in mektubuna geri dönüş yapıp Nash'i izlemeye geldiler. Nash'i izlemeye gelenler onun savunmasının çok kötü düzeyde olduğunu düşünseler de hücum yönünü çok beğendikleri için ona burs vermeyi teklif ettiler. Santa Clara, her ne kadar iyi bir takım olmasa da Nash'in başka bir opsiyonu olmadığı için bursu kabul etti.



Nash'in geldiği ilk sezon, Santa Clara'nın ligde sonuncu olacağı düşünülüyordu. Fakat Nash'in gelmesiyle canlanan takım, biraz da olsa beklenenin üstünde performans sergilemeyi başardı. Ardından Nash, kendini herkese kanıtlamaya başladı ve 2. sezonunda maç başına 20.9 sayı, 6.4 asist istatistiklerini tutturdu. Nash, üniversitedeki 3. sezonu bittiğinde ise bazı NBA oyuncuları ile birebir çalışmalar yaptı. Sonrasında ise 1996 NBA Draft'ına katıldı. Phoenix Suns, başlarda onu seçmeyi pek düşünmüyordu, fakat Don Nelson'ın tavsiyesi ile Suns, 15. sıradan Steve Nash'i seçti.



Steve Nash, çaylak sezonunu 3.3 sayı ve 2.1 asist ortalamaları ile kapattı. Phoenix Suns, Nash'in belindeki sakatlık nedeniyle, ilk sezonunun sonunda onu takaslamak istedi. Takas girişimleri başarılı olmayınca Nash'in daha fazla göz önünde olup, takaslanması için 2. sezonunda sürelerini neredeyse iki katına çıkardılar. Dallas Mavericks koçu Donnie Nelson, zamanında babasının da beğendiği bu oyuncuyu kadrosuna katmak istedi ve Steve Nash, 2 sezon Suns'ta oynadıktan sonra Dallas Mavericks'in yolunu tuttu.



Nash, takıma Dirk Nowitzki ile aynı sezonda katıldı. Bu ikili başlarda ne kadar sıradan gözükseler de, ikisi de aslında büyük potansiyelli oyunculardı. Hem kendilerini geliştiriyorlar hem de müthiş bir uyum ile oynuyorlardı. Ligdeki en iyi pick-and-roll ikililerinden biri haline geldiler. Beraber oynadıkları 6 sezon da Dallas Mavericks'i, bir kez konferans finali, bir kez de konferans yarı finali olmak üzere 4 kez playofflara taşıdılar. Steve Nash, 6 sezon formasını giydiği Dallas Mavericks'te 14.6 sayı ve 7.2 asist ortalamaları ile mücadele etti. Nash, Dallas'taki 6. sezonunun sonunda takımın sahibi Mark Cuban tarafından fazla ofansif oynadığı ve en önemlisi de belindeki sakatlığı yüzünden Phoenix Suns'a takas edildi. Fakat Mark Cuban, onun 2. Phoenix Suns dönemindeki performansını görünce yıllar sonra Nash'i takasladığına pişman olduğunu söyledi.

Aslında Dallas Mavericks'in Nash'e, skor üretmek anlamında çok şey kattığını söyleyebiliriz. Burada koç Donnie Nelson'ın da onu cesaretlendirmesiyle birlikte daha fazla şut kullanmaya başladı ve üçlük isabetlerini arttırdı. Zaten 7.9'dan 17.9'a kadar çıkan sayı ortalamaları da bunun bariz bir kanıtı.



Steve Nash, Phoenix Suns'a tekrar döndüğünde takımın başında Mike D'Antoni vardı. D'Antoni o zamanlar 7 saniye adında bir oyun stili belirlemişti ve takımını buna göre oynatıyordu. Bu oyun stili hücumda çok hızlı oynamayı gerektiriyor ve savunmayı da arka plana atıyordu. Bu, savunması hücumuna göre daha geri planda kalan Steve Nash için de çok uygun bir oyun stiliydi. Nash, Suns'ın genç yıldız adayı Amar'e Stoudemire ile de iyi bir uyum yakaladı. Bu uyumun sağlanabilmesindeki en önemli etkenlerden biri de Stoudemire'ın bu takımın, Nash'in takımı olduğunu bilmesi ve ona bir usta gözüyle bakmasıydı. Zaten Stoudemire da çok skorer bir oyuncu olduğundan, Nash'de onu paslarıyla besleyecek kişilerin en başında geliyordu. Nash için her şey yolundaydı ve 2004-05 sezonunda maç başına 15.5 sayı ve 11.4 asist istatistikleri ile mücadele etti. Phoenix Suns, o sezon Stoudemire ve Nash'in önderliğinde 62 galibiyet (Kulüp rekoru) aldılar. Mükemmel bir normal sezondan sonra, Batı Konferansı Finalleri'nde San Antonio Spurs'e elendiler. Nash o sezon asist kralı ve MVP ödüllerinin sahibi oldu. Nash'in Suns'taki 2. sezonunda ise Stoudemire sakatlığından dolayı sadece 3 maçta forma giydi. Durum böyle olmasına rağmen Nash, yine takımını konferans finaline kadar taşıdı. Fakat, bu sefer de Dallas Mavericks engeline takıldılar. Eski dostların mücadelesinde gülen taraf 4-2 ile Dallas Mavericks oldu. Buna rağmen Nash, ikinci kez MVP ödülünün sahibi oldu. Aslında o sezon büyük bir çoğunluk Kobe'nin MVP olmasını bekliyordu ama Nash'in Stoudemire'sız yaptığı işlerden dolayı ödülü gayet hak etti. Ayrıca, o sezon MVP olması beklenen Kobe yarışı 3. sırada bitirdi. 2006-07 ve 2007-08 sezonlarında ise Nash'li Suns, art arda konferans yarı finali ve playoff ilk turu olmak üzere yine Spurs'e elendi. 2009-10 sezonu başlamadan önce ise Steve Nash artık 35 yaşına gelmişti ve artık Suns hanedanlığının bittiğini düşünüyordu. Buna rağmen o sezon, Nash önderliğindeki Suns normal sezonda 52 galibiyet aldı. Ardından bir türlü eleyemedikleri San Antonio Spurs'ü konferans yarı finallerinde 4-0 elediler. Fakat konferans finalinde, o sezon NBA şampiyonu olacak olan Los Angeles Lakers'a 4-2 ile elenmekten kurtulamadılar. Nash, o sezon maç başına 16.5 sayı ve 11 asist istatistiklerini yakaladı. Nash, Suns'taki 2. döneminin 6. sezonu sonunda artık çok fazla yıpranmıştı. Suns'ta geçirdiği kalan 2 sezonda ise takımı playoff yapamadı ve artık Nash için Suns dönemi tamamen kapanmış oldu.



Suns'taki 8 sezonunun ardından 2012 yılında Kobe'li, Dwight Howard'lı, Pau Gasol'lü Los Angeles Lakers'a takas oldu. Lakers'a gitmesinin en büyük nedenlerinden biri ise bu muhteşem kadro ile bir yüzük kazanma hayaliydi. Fakat, hem Nash'in hem de diğer oyuncuların sakatlıkları buna izin vermedi. Buradaki 2 sezonunda ayağındaki sakatlıktan dolayı tam 99 maç kaçırdı. 3. sezonunda ise belindeki sakatlık yüzünden hiç forma giyemedi ve emekli oldu.

2 kez normal sezon MVP'si (2005,2006)
8 kez All-Star (2002,2003,2005, 2006,2007,2008,2010,2012)
3 kez yılın en iyi beşi (2005,2006,2007)
5 kez asist kralı (2005,2006,2007,2010,2011)
4 kez 50-40-90 kulübü (2006,2008,2010)


Ayrıca Phoenix Suns, onun giydiği 13 numaralı formayı emekli etti. Bunlara ek olarak, 2018 yılında da Hall Of Fame seçildi ve adını basketbol kitaplarına yazdırmış oldu.

Şimdi ise sizleri 2010 Playofflar'ında Suns'ın Spurs'ü elediği konferans yarı finali maçındaki müthiş Steve Nash'in performansı ile baş başa bırakıyorum:

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#109 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 28.05.2022 18:14

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar

Sırbistan'ta, yani savaşın içinde doğan Darko Milicic, belki de basketbolu silah seslerinden bir kaçış olarak gördü veya gerçekten de yeteneği vardı. Bilemiyoruz.

Onun hakkında bildiklerimiz, 2003 draftı ve sonrasında beklentileri karşılalayamayan NBA kariyeri. Henüz 18 yaşına basmadan, NBA tarihine geçecek isimlerle draft olması onun şansızlığı olarak gözüksede, aslında onun şansıydı. Bu konuya giriş yapmadan önce, Darko'nun nasıl oldu da LeBron James'in ardından 2. sırada seçilmesine değinmek istiyorum. Yalnızca söylentilerden ibaret olan ilginç teorilerin yanı sıra bazı gerçekler de yok değil.

Kolej basketboluna adım atmadan NBA eşiğinden geçirilen Milicic, parkeye dahi çıkmadan Amerikan medyasınca göklere çıkarıldı, dergilere kapak oldu. Çoğu kişinin fikrine göre de: ''Oyunu domine edecekti.'' Hatta bir kaç önde gelen isim onun için LeBron'dan bile daha iyi olacak dedi.

Darko ne oyunu domine etti ne de LeBron James ile isimleri beraber anılır oldu.

Detroit Pistons'ın genel menajeri Joe Dumars, Milicic'i draft etmeden önce onun hakkında edindikleri bilginin yetersiz olduğunu itiraf etti. Bu bilgiler bir kaç YouTube mixlerinden ve bir elin parmaklarını geçmeyen gözlemcilerin raporları doğrultusunda edinen datalardı. İçinizden bir sesin ''öyleyse neden Detroit Pistons bu sırp gencini draft etti?'' dediğini duyar gibiyim. Ancak Pistons yerine hangi takım olursa olsun, Darko Milicic ikinci sıradan seçilecekti.



Çünkü;

Darko'dan önce Dirk Nowitzki vardı, üç yıl ardından da Pau Gasol geldi. Avrupalı beyaz uzunların neler yapabildiklerini ağızları açık izleyenler, Darko Milicic'in söylentiler kadar yetenekli olmasa bile akranlarının ulaştığı seviyelere çıkabileceğini düşündü. Bunun nedeniyse; Avrupalı oyuncuların Amerikalıların aksine, küçük yaştan itibaren disiplinli ve oyunu bilerek yetiştirilmesiydi. Ek olarak, sadece güçlü olanların hayatta kalabildiği NBA habitatına da, savaşın içinde büyüdüğü düşünülürse, çoktan adapte olmuştu Darko.

Bir de işin ırkçı tarafı var. 90'ların sonlarına doğru NBA'i hegemonyası altına alan siyahi atletlere karşı bir beyaz lobisi de oluşturulmak istenmedi değil. Bill Walton'dan bu yana beyaz uzun açlığını gidermeye çalışan bazı kesimler Milicic'ten önce 99 yılında Jonathan Bender'ı 5.sıradan, 2002 yılında da Nikoloz Tskitishvili'i Amar'e Stoudemire'ın 4 sıra önünden seçtiler.

Göz kamaştıran atletizmleriyle oyunu domine eden siyahi atletlerin günden güne tembel bir hal alması, beyaz kesimin sinirlerine dokunmuş olmalı. O zamanların siyahi uzunlarına da bir göz attığımızda da onlara bir nebze olsun hak vermemek elde değil. Kafanızın içinde 90'ların sonlarına doğru bir yolculuğa çıkın. Muhtemelen aklınıza gelen ilk isimler; Shawn Kemp, Stromile Swift ve hatta Kevin Garnett*. Ortak noktalarıysa: atletizm. Yalnızca pota altının çevresinde etkili olan siyahi uzunların gün geçtikçe çoğalmasıdan kabak tadı alan beyaz kesim, önlerine azıcık umut vaat eden bir beyaz uzun çıktığı zaman onlara balıklama atladılar, bel bağladılar. Onlarda Bill Walton'un sağ ayağındaki estetikliği, Larry Bird'ün de bileğindeki naifliği aradılar.

* O zamanlar Kevin Garnett oyun yelpazesine öldürücü şutlarını henüz eklememişti.

Tabi ki, bu beyaz özlemin üzerine oynanan kumardan kazananlar da çıktı. Nowitzki, Gasol ve uzun kategorisinde olmasa dahi Manu Ginobili. Bu isimlerin elde ettiği başarılar, beyaz lobisinin elini güçlendirdi ve adlarını şuan yalnızca trivia oyunlarında hatırladığımız isimlere gözleri kapalı rest çekebildiler. Bana sorarsanız, ırkçılığın küçük dokunuşlarıyla beraber, beyaz kesiminin oyun aklı ve olgunluğuna duyduğu bu hasret, şu an ki NBA basketboluna olumlu yansıdı.

Eğer Ginobili olmasaydı, James Harden'ın baş döndüren euro-stepleri olabilir miydi?

Her neyse, kahramanımız Darko Milicic'e dönecek olursak, maalesef Darko NBA'e adım attığında Gregg Popovich gibi oyuncu gelişiminde nam salmış bir ustayla çalışma şansını yakalayamadı. 2004 yılında Detroit Pistons'ın kurt hocası Larry Brown'la çalışan Milicic'in bir gelişme göstermesi mucize olurdu. NBA yeni adım atmış her oyuncu gibi Milicic de oyunu bilmiyordu. Ve şampiyonluğa koşan Larry Brown'un da bu ham sırp gencine oyunu öğretecek vakti yoktu. Zaten Larry Brown oyuncu gelişimiyle ün salmış bir koç değildi. Onun asıl yeteneği; çocukları adamlara evriltmekti. Aynı Allen Iverson'da yaptığı gibi.

LeBron James'in aksine, nadiren parkeye adım atma şansı bulabilen Darko, sezonun ortasına dahi gelinmeden, en kötü draft seçimlerinden biri olarak anılmaya başmamıştı. Milicic'i yere göğe sığdıramayan medya, 180 derece dönüp Darko'yu yerden yere vurdu. Milicic'in Sırbistan pasaportlu olmasının da bunda etkisi var. Avrupada oyuncular gelişimlerini kendi doğal hızlarıyla tamamlarlarken, NBA sistemi çok daha acımasız. Takıma katkı yapmadığınız taktirde, aldığınız süreler azalıp bir süre sonra da takımdan kolayca kesilebiliyorsunuz.

Darko da yutkunamadığı bu sistemi yıllar sonra verdiği röportajda, adeta bizlere kustu.

''Amerikalıların sistemi gereğinden fazla acımasız. Eğer genç bir oyuncu başarısız olursa, hemen onun hakkında atıp tutmaya başlıyorlar. Draftın üst sıralarında seçilenler çoğunlukla kendilerini gösterebilecekleri kadar oynama şansı bulabiliyorlar. Ancak ben bulamadım. İlk sezonununda bolca dakikalar alan LeBron, isterse tribünlerden bile şut atabilirdi ve kimse ağzını dahi açmazdı. Şimdi LeBron'a bir bakın. Kazanmadığı hiç bir şey kalmadı.

... Benim de düzenli süre alma şansım Orlando'da oldu. Fakat orda bile boyalı alanın dışından şut kullanmak istediğimde koçum Brian Hill, Dwight Howard'a pas vermem gerektiğini söylerdi.''

Kabus gibi geçen Pistons ve Larry Brown döneminden sonra Orlando Magic ile tekrar su yüzüne yavaş yavaş çıkmayı başaran Milicic'e bir darbede Orlando yönetiminden geldi. 40 milyon dolara anlaşmak istediklerini Darko'nun menajerine ileten Magic yönetimi, anlaşmayı (yanlışlıkla veya bilerek) basına sızdırdı. Hemen akabinde de öfkeli Magic taraftarlarının tepkileri yağmur olup yağdı Orlando şehrine.

Magic ile anlaşması suya düşen Milicic, menajerine tek bir şey söyledi. Neresi olursa olsun, lütfen Memphis olmasın. Tabi ki bu isteğinin ardından, Darko gibi bir bahtsız bedevinin yolu Memphis'e düşmesi kaçınılmazdı. Ancak henüz bitmedi, istemeye istemeye oynadığı Grizzlies ile geçirdiği kısmen iyi bir sezonun ardından da sakatlandı.

Ve Milicic için basketbol, yalnızca ekmek parasını kazandığı bir iş haline büründü.

Amerikan kültüründe sıfırdan başlayıp, iğneyle kuyu kazarak en üst seviyelere ulaşanlar hep el üstünde tutulurlar. Zorluklar karşısında pes etmeyip, bitmek bilmeyen bir azimle çalışıp kendilerini kanıtlayanlar, en çok saygıyı görenler olurlar. Ve ne zaman birisi zorluklar tarafından boğulmaya başlasa, çevresindekiler ve mentörleri o isimleri sanki birer yardım eliymiş gibi uzatırlar onlara. Savaşın derin deryalarında hayatta kalmayı başaran fakat NBA adlı bir kaşık suda boğulan Darko'ya da uzatıldı bu eller. Onlar da bu yollardan geçtiler, sen neden geçemeyesin? dediler ona.

Ancak Darko artık basketboldan zevk alamıyordu. Bize göre yeterince özveri gösterip kendini geliştirmedi Milicic, kendine göreyse sistemin sayısız kurbanlarından biriydi. Geçirdiği her sezonla basketboldan bir adım daha uzaklaştı. Söylemeye çalıştığı kelimelerin ağırlığı altında ezildi, kalmak istemediği yerlere zincirlendi. Ruhuyla beraber hevesini de yitirdi.

Halbuki Sırbıstan'ın küçük bir şehri olan Vršac'in dar sokaklarında umarsızca top sektiren Darko, NBA'de oynamayı yalnızca uykuya dalmadan önce hayal ederdi. Nerden bilebilirdiki, bu acımasız sistemin onun hayallerine de balta vuracağını, onu en sevdiği şeyden uzaklaştıracağını...

Kaçımız hayal ettiği işlerde çalışıyor ki? Ancak ne zaman yeni bir işe girsek, heyecanlanıyor ve bunun hayatımızı nasıl değiştireceğini hayal ediyoruz. Bir süre sonraysa hayatta kalmak adına, hayallerimi askıya alıyor, düzenin içinde kaybolup gidiyoruz. Biz monotonlaşan dünyanın içersinde görünmez hala gelebiliyorsak, Milicic neden gelemesin ki? Savaşın içinden kendini çekip çıkarması başlı başına bir başarı değil midir? Sadece profesyonel bir sporcu diye en iyisi olmak zorunda mıydı?

Hangimiz gelmiş geçmiş en iyi muhasebeci, sigortacı, öğretmen veya mühendis olmak istiyoruz ki? Evet profesyonel sporlar ile diğer meslekler arasında farklar var. Haklısınız. Peki profesyonel sporlar sizin için gündelik bir işe dönüşürse? Yaptığınız işten keyif almamaya başladığınız da ne yapardınız?

Aynı Darko gibi, işten arda kalan vaktimizde gerçekten zevk aldığımız şeylere yoğunlaşır, işimizi de elimizden geldiğince kaybetmeme çalışarak, geçimimizi sağlayan bir eylem olarak görürdük. Basketbolu 9-5 arası çalıştığı bir iş olarak görmeye başlayan ve boş vakitlerinde ne yapacağını bilemeyen Milicic, kafasına esen herşeyi denemekte aradı çareyi. Balıkçılık ile bir süre kafasını dağıttı, ardından Kick-box'a ilgi duydu. Herkesten habersiz özel eğitmen tutarak, bu sporun inceliklerini öğrenmeye başladı.



Darko Milicic'in isteksizce sürdürdüğü basketbol kariyerinin içine girdiğimde, kendimi ister istemez Bertnard Russell'ın kaleme aldıklarını harika ve yalın bir dilde çeviren Şebnem Ertan'ın makalesinde buldum.

''Eğer insanların boş zamanlarında ne yapacaklarını bilmedikleri doğruysa, bu tamamen uygarlığımızın zorlamaları yüzündendir. Russell bunun çözümünü iki basamakta açıkladı. Öncelikle, zevk kavramının bizim iyiliğimiz için var olduğunu kabul etmeyi öğrenmemiz gerekir. Eğer çalışmak erdem ise, çalışmanın sonuçlarından keyif almak da dengeleyici bir erdem olmalı.''

Basketbol topunu her eline aldığında işkence çeken Darko, daha fazla dayanamaz hala geldi. 28 yaşında basketbol hayatına nokta koyan Milicic, ona keyif veren kick-box sporunda kariyer yapmayı denedi. Bir süre sonra ondan da vazgeçti. Son alınanan haberlere göre de; Darko Sırbistan'da bir çiftlik satın almış ve siz bu satırları okurken hayatın tadını çıkarıyor.

Bu arada Darko Milicic'in LeBron James'in hemen ardından 2. sırada seçilmesinin neden onun en büyük şansı olduğunundan bahsetmeyi unutuyordum az daha.

Henüz 18 yaşına adım atmayan Darko Milicic için bir çok otorite; onun NBA tarihine geçebilecek bir yeteneğe sahip olduğunu iddaa ettil. Belki de bu yeteneğe sahipti ancak bize hiç bir zaman gösteremedi. Fakat 2. sıradan seçilmeseydi bu kontratları alabilir veya ligde kalıcı olabilir miydi?

Darko Milicic, bizlere hep bir başarısızlık hikayesi olarak lanse edildi.

Lakin 11 yıllık NBA kariyerine bir göz atın Milicic'in.

Neredeyse hiç bir çaba harcamadan elde ettiği bir şampiyonluk yüzüğü ve 52 milyon dolarlık bir gelir. Lakabı ise ''The Human Victory Cigar'' yani ''Zafer Sigarasının İnsan Hali''.

Darko benim gözüme hiçte anlatıldığı gibi başarısız gözükmedi. Peki ya sizin?

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#110 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 29.05.2022 17:36

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar

NBA'in Kısa Tarihi


Geçtiğimiz günlerde Şampiyonlar Liginden ayrılıp kendi "elit" liglerini kurmak isteyen 12 büyük futbol kulübünün haberi dünya gündemini sarstı. Bu ekiplerin iddiasına göre Avrupa'nın "lider" kulüpleri, UEFA'nın hali hazırda büyük kulüplerin daha da semirmesini sağlayan yayın geliri dağılımından ve katılım şartlarından hoşnutsuzdu. "Büyükler" daha da fazlasını talep ederken bu fikrin çeşitli destekçileri hem kendi taraftarlarını ikna etmek, hem de kendilerine bir hedef belirlemek adına popülist bir söylem benimsediler:

NBA gibi bir oluşuma evrileceğiz.

Bu oluşuma öncülük eden ve 2021'in Ocak ayı itibarıyla 901 milyon euro borcu olan Real Madrid'in başkanlığını yapan Florentino Perez 2000'lerin başında "Los Galacticos" oluşumuna para dökmesiyle biliniyordu. Kulübün borcunu gittikçe arttırarak başarı hedefleyen kapitalist bir idareci profili taşıyan Perez, pek tabii ki kendisine destekçi bulmakta zorlanmadı. Kendisini destekleyen 12 takım arasında:

Son İngiliz ligi şampiyonluğunu 1961'de, herhangi bir kupayı en son 2008'de kazanmış Tottenham,
4 sezondur Şampiyonlar Ligine katılamayan ve son lig şampiyonluğunu 2004'de kazanan Arsenal,
Alex Ferguson'un emekliliğinin (2013) ardından 2 kere Şampiyonlar Ligi çeyrek finali gören ve ligi kazanamayan Manchester United,
30 yıl aradan sonra ilk şampiyonluğunu 2020'de kazanabilen Liverpool,
1891-2011 arasında 2 (iki) lig şampiyonluğu olan, Arap Emirliğinden Şeyh Mansur tarafından satın alınıncaya kadar uluslararası düzeyde pek varlık gösterememiş Manchester City,
Son lig şampiyonluğunu 2004'te, son şampiyonlar ligi kupasını 2007'de kazanmış, 2014-2020 arasında İtalya ligini 1 defa 5., 3 defa 6., 1'er defa da 7., 8. ve 10. bitirmiş A.C. Milan,
Son lig şampiyonluğunu ve Şampiyonlar Ligi kupasını 2010'da kazanmış, son 10 sezonda şampiyonlar ligine sadece 4 kez katılmış ve bunların 2'sinde grup aşamasında, 1'inde son 16 turunda, 1'inde de çeyrek finalde elenmiş Inter Milan,
2000-2002 arasını İspanya 2. liginde geçiren, son 20 yılda 1 şampiyonluğu olan Atletico Madrid,


gibi kulüpler vardı. Nitekim Real Madrid de 1966-1998 arasında Şampiyonlar Ligi kupasını müzesine götürememişti, Barcelona 1955'te kurulan Şampiyonlar Ligini 1992'ye kadar kazanamamıştı. Juventus ise şampiyonlar ligini 2 kere kazanmıştı ve sonuncusu bundan 25 yıl önceydi. Chelsea de, tıpkı Manchester City gibi, Roman Abramovich tarafından satın alınmadan önce İngiliz Ligini sadece 1 defa kazanabilmişti.

Tarih, ona hangi noktadan baktığınıza göre algınızı değiştirmenize sebep olabilecek özelliklere sahip kompleks bir kavramdır.

NBA ise Eski Kıta oyunu olan futboldan daha farklı dinamiklere sahip, çünkü kurulduğu ülke ve basketbol sporunun yayılışı itibarıyla farklı başlangıç koşullarına göre büyüdü ve olgunlaştı.

Yazımız basketbolun icadını, NBA'in oluşumunu ve kolej yapısının önemini ele alacak.

Başlayalım...



Basketbolun Oluşumu ve İlk Ligler


Britannica ansiklopedisi basketbol için ana akım sporlar arasında net biçimde Amerikan/Yeni Kıta kökenli olan tek spor tanımını yapar. Beden eğitimi öğretmeni James Naismith tarafından 1891'de icat edilen basketbol ilk önce Young Men's Christian Association (YMCA) okulunun çatısı altında oynanmıştır.

James Naismith ve 5 öğrencisinin de Kanadalı olması sebebiyle Kanada'daki eğitim kurumlarında erken dönemde yayılma fırsatı bulan basketbol oyunu çeşitli girişimciler aracılığıyla Fransa, Hindistan, Çin ve Japonya'da da gösteri maçları şeklinde tanıtılmıştır.

YMCA dışında basketbol oynayan ilk kolej 1893'te Vanderbilt Üniversitesi olmuştu. Hamline Üniversitesi, Minnesota A&M, Şikago Üniversitesi, Iowa Üniversitesi ve Yale gibi yükseköğretim kurumları da 19. yy sonlarında basketbol oynamaya ve kendi aralarında maçlar düzenlemeye başlamışlardı.

1897'de Amatör Spor Birliği, YMCA'den basketbolun genel sorumluluğunu devraldı, 1905'de üye sayısını 15'e çıkardı. Ulusal Spor Kolej Birliği (NCAA) adı altındaki forma 1909'da giren kolej düzeyindeki basketbol, 1939'da NCAA Erkekler Basketbol turnuvası adı altında oynanmaya başladı. Bu turnuva günümüzde de sürmektedir.

İlk Kolej Dışı Deneme


Kolej dışı basketbol oluşumlarından 1898'de Ulusal Basketbol Ligi (NBL) adıyla ABD'de başlayan basketbol organizasyonu sadece 6 takım içeriyordu. Dünyanın yüzölçümü en büyük 3. ülkesi olan ABD'de tabii ki ulusal düzeyde bir organizasyon geliştirmek 19. yy sonları ve 20. yy başları itibarıyla mümkün değildi. Nitekim bu ligin katılımcıları sadece New York ve çevresindeki bölgelerin takımlarıydı. NBL'nin ilk denemesi 1904 yılında sonlandırıldı.

Basketbolun tanınmasını artıran olaylar sırasıyla 1. ve 2. Dünya Savaşları ile beraber Amerikan Ordusundaki YMCA kökenli öğrencilerin ve kolej bitirmiş askerlerin bu sporu yabancı ülkelerde oynaması oldu. Örneğin basketbol sporunun kurucusu James Naismith de 1917-1919 yılları arasında askeriye çatısı altında Fransa'da yaşamış ve Fransa'da YMCA adına hem beden eğitimi ve basketbol öğretmiştir.



NBA'in Oluşumu


Kolej basketbolu 1909'dan 1939'da kadar çeşitli formatlarda devam edip özellikle üniversite öğrencileri ve mezunlarının desteğini topladı ve 1939'dan sonra NCAA erkekler basketbol turnuvası ile devam etti.

Profesyonel basketbol adınaysa 1904'te kapatılan NBL ile aynı adı taşıyan bir lig 1937'de kuruldu ve varlığını 8 yıl kadar sürdürdü. 1925-1955 arasında ise ABL adı altında bir lig de mevcuttu. Günümüzde alışkın olduğumuz mahalle veya şehir takımı formatındaki takımların Amerika'da yaygınlaşması için 1946'ya kadar gelmemiz gerekli.

2. Dünya Savaşının bittikten 1 yıl sonrası olan 1946 yılında Buz Hokeyi takımı sahipleri tarafından, ABD'nin kuzeydoğu, ortabatı eyaletleri ve Kanada'nın doğusunda kalan bölgeyi kapsayan yeni bir lig kuruldu ve bu lige Basketball Association of America (BAA) adı verildi. Bugün NBA tarihindeki ilk maç olarak kabul edilen maç da 1 Kasım 1946 tarihinde New York Knicks ile Toronto Huskies arasında Toronto kentinde oynandı.

1946'da 11 takımla başlayan BAA, 3 Ağustos 1949'da NBL'den gelen 6 takımı bünyesine katıp 17 adlı ilk ligi oluşturdu: Ulusal Basketbol Birliği (NBA).

Bu ligin kuruluşu olan 1946'dan beri günümüze kadar varlığını sürdürmüş iki takım da New York Knicks ve Boston Celtics'dir.

Profesyonel Basketbolun Kolejle İlişkisi


Oyuncular NBA'e 1947 yılından bu yana "draft" olarak bilinen oyuncu seçmeleriyle katılır. 2006 yılında yapılan düzenlemeye göre basketbolcuların liseden mezun olduktan sonra en az bir yıl geçmesi ve 19 yaşından büyük olmaları gerekmektedir.

Bildiğiniz üzere NBA gibi fiziksel ve mental gereksinimleri yüksek bir lige genelde kolejde belirli bir süre geçirmiş oyuncular dahil olur. Liseden direkt NBA'e katılansa sadece 41 sporcu mevcuttur. Bu oyuncular arasında LeBron James, Kobe Bryant, Dwight Howard, Kevin Garnett, Amar'e Stoudemire, Tracy McGrady, Tyson Chandler gibi önemli yıldızlar da mevcuttur.

NBA'e Farklı Ülkelerden Katılım


NBA'de Okyanusya kıtasından 30, Avrupa'dan 297, Asya'dan 22, Kuzey ve Güney Amerika'dan 153 ve Afrika'dan 62 oyuncu boy göstermiştir. Bu sporcular da NBA'e seçmeler (draft) yoluyla katılırlar.

Örneğin Sloven Luka Doncic 2018 yılında 1. tur 3. sıradan lige katılmıştır. Eski temsilcilerimizden Mehmet Okur 2001 yılında 2. tur 38. sıradan Detroit Pistons'a katılmıştır.

ABA ve Yenilikler


1940'lar, 50'ler ve 60'ların ortasına kadar nispeten rakipsiz olsa dahi pazar payını büyütmek isteyen çeşitli girişimcilerin desteğiyle Amerikan Basketbol Birliği (ABA) kuruldu ve başına Lakers efsanesi George Mikan geçti.

ABA organizasyonu izleyici kitlesini artırmak adına 3 sayı çizgisi fikrini benimseyerek oynandı. Bu organizasyon aynı zamanda lige katılım kuralı olarak NBA'e nazaran daha esnekti. 1969'a kadar oyuncuların NBA'e katılması için 4 yıllık kolej eğitimini tamamlaması gerekirken ABA'ya katılmak için lise mezuniyetinin üstünden bir yıl geçmesi yeterliydi. Spencer Haywood Hardship Rule olarak bilinen bu kural sayesindeönceki bölümde yer alan çeşitli lise mezunu oyuncuların ilerleyen yıllarda NBA'e katılabilmesinin önü açılmıştır.

ABA'in sahip olduğu bir diğer etkinlik de Smaç Yarışmasıdır.

NBA, ABA'nın yükselişini gördükten sonra 1976'da girişimde bulundu. Çeşitli oyun ve lig kurallarını kendi kullanımına da katan NBA organizasyonu ABA'daki takımların bir kısmını bünyesine direkt dahil ederken bazı şehirler için ilerleyen yıllarda farklı takımlar oluşturmuştur.

NBA'e direkt gelen takımlar arasında:

San Antonio Spurs
Indiana Pacers
Denver Nuggets
New Jersey Nets (New York Nets'den isim değişikliğiyle)


gibi ekipler mevcuttur. Utah, Dallas, Charlotte, New Orleans, Miami, Minnesota, Vancouver, Memphis, Washington ve Los Angeles gibi şehirlere de bu birleşimin ardından hukuki gereksinimler doğrultusunda yeni takımlar eklenmiştir.



NBA'in Büyümesi


1976 yılında ABA'nın NBA'e dahil edilmesinin ardında NBA rakipsiz hale geldi fakat buna rağmen ligin popülaritesi ve doğal olarak izlenme oranları tatmin edici düzeyde değildi. Daha önceleri sıklıkla dile getirildiği üzere NBA, 1980'lerin ortasına kadar dahi uyuşturucuyla mücadele etmek durumunda kalan bir organizasyondu.

Ligin popülaritesini artıran esas unsur Magic Johnson – Larry Bird özelinde oluşan Lakers – Celtics çekişmesi olduğu kadar Siyah – Beyaz mücadelesi de olmuştu. Nitekim bu mücadele sürerken lige katılan Michael Jordan, yıllar içinde oldukça büyüyüp adeta basketbol sporunun önüne geçecek, bir anlamda basketbolun "Ali"si olacaktı.

Jordan sonrası dönemde NBA'in Finaller düzeyinde, ABD içindeki ratingleri hiçbir zaman aynı düzeye ulaşmasa bile Jordan etkisi sporun global takip edilirliğini oldukça artırdı. Aşağıdaki görselde NBA Finallerinin izlenme oranlarının yıllara göre seyrini görebilirsiniz.

Görsel 1 – NBA Finalleri Yıllara Göre İzlenme Oranları


Özellikle Sovyetler Birliği'nin ve Yugoslavya'nın dağılmasının ardından bu bölgelerden gelen sporcuların, Avrupalı diğer ülkelerin basketbolcularıyla birlikte (örneğin Fransa, İspanya, Türkiye, Yunanistan, Almanya) NBA'de sıklıkla boy göstermesi sayesinde NBA kendisine yeni pazarlar yarattı.

NBA aynı zamanda Çin, Filipinler, Hong Kong gibi Asya ülkelerinde de tanıtım faaliyetleri yapmaktadır ve NBA Global Games adı altında geçtiğimiz yıllarda Londra, Paris, Mexico City ve Tokyo gibi şehirlerde normal sezon müsabakaları oynanmıştır.

NBA'in Tarihi ve Düşünceler


Yazıdan gördüğümüz üzere NBA, kolej düzeyinde yaygınlaşmış ve temelini bu zemine oturtmuş bir spor dalı olan basketbolun ABD'de yer alan en büyük profesyonel organizasyonudur. Yapısı itibarıyla diğer liglerle birleşerek büyüyen NBA'in tarihi boyunca paralel organizasyonlar oluşturup çatallanma değil, genelde birleşme ve gelişme yoluna gidilmiştir.

Bu süre zarfında lig temel olarak iki unsura dayanmıştır: kolejden gelen oyuncuların devamlılığı ve takımlar arası takas sistemi.

NCAA turnuvalarında boy göstermiş ve üniversite havası solumuş gençlerin sürdürülebilir kalitesine olan inanç, NBA'in profesyonel anlamda rekabetçi konuma gelmesine önayak olmuştur.

Takas sistemi ve maaş sınırı (salary cap) uygulamaları sayesindeyse NBA'de takımlar arasındaki denge uzun vadeli olarak korunabilmiştir. Takımların maaş harcaması 2020-2021 itibarıyla 109 milyon dolar mertebesinde kısıtlanmıştır. Bu seviyeyi aşan takımlar NBA'e lüks vergisi öderler.

NBA takımlarının bütçe veya gelir "sıkıntısı" da Avrupa'nın dev futbol kulüpleri gibi olmaz. Real Madrid Erling Haaland'ı transfer edebilmek için 300 milyon euro harcamak ister, oysa ki bir NBA takımının bir yıldız oyuncuyu takımına katması için ya takas metodunu kullanması gerekir, ya da oyuncunun boşa çıkmasını beklemesi gerekir.



Gelir Eşitsizliği


Avrupa Süper Ligi girişiminin arkasında yatan nedenlerin başında dev giderlere sahip futbol kulüplerinin gelirlerini sabitleme isteği yatmaktadır. Barcelona'nın 2020-2021 sezonu maaş gideri 238,513,600 milyon pound olarak gözükmektedir. Aynı değer Fenerbahçe için 45.8 milyon pound, 4 defa Şampiyonlar Ligini kazanmış Ajax için 29 milyon pound, Fransa Liginin mevcut lideri LOSC Lille için 25.2 milyon pound, Porto için 30.45 milyon pound, Olympiacos için 17 milyon pound mertebesindedir.

Ayrılık bildirisini imzalayan 12 kulübün hepsi de dünyanın en zengin 20 futbol kulübü arasındadır; fakat bu duruma rağmen Avrupa'lı köklü futbol kulüplerinin değeri ABD'nin dev spor kulüplerinin bir nebze olsun gerisindedir. Dünyanın en değerli 5 kulübünden 1'i NFL, 1'i MLB, 3'ü NBA kulüplerinden oluşmaktadır.

Globalizasyon, Avrupa Süper Ligini oluşturmak isteyen devlerin mevcut değerlerininin yanıltıcı olmasına sebep olmuştur. Artık sadece kendi ülkeleri içinden değil, Nijerya'dan, Filipinler'den, Kanada'dan veya Kolombiya'dan taraftarlara da sahip olan Manchester United ve benzerlerinin oluşturduğu "elitler", kendisini oluşturan ve değerli kılan özelliklerini ıska geçmiştir.

Futbol pek çok ülkede aristokrat – işçi gibi sınıf farklarından, Katolik – Protestan gibi din farklarından veya Sol – Sağ gibi politik ayrımlardan beslenerek büyümüş bir halk sporuyken basketbol ise eğitim kurumları içinde oluşmuş, üniversiteler arası müsabakalarla yaygınlaşmış ve diğer liglerle birleşerek büyümüş bir kolej sporudur.

Üniversiteler veya kolejler teorik olarak evrensel değerleri baz almış oluşumlardır, dolayısıyla gerek ekonomik planlama, gerek sistem/lig kurma ve yönetme, gerekse örgütlenip hak arama çabalarında daha kalifiye çıktılar üretebilirler.

Ligimizde Fenerbahçe Ülker forması da terletmiş Bogdan Bogdanovic geçtiğimiz günlerde bir tweet attı: "Futbolcular ve UEFA'nın oyuncular birliğini kurması için mükemmel bir zaman, (oyuncular birliği) NBA'in dünyanın en büyük spor organizasyonu olmasının nedenlerinden biri".

Oyuncular Birliği sayesinde basketbolcular 1998'de ve 2011'de greve gidebilmiştir ve yine bu sebeptendir ki NBA, NFL gibi başka Amerikan organizasyonlarına göre daha ilerici olabilmiştir. Afro Amerikalı sporcuları bünyesinde daha yoğun biçimde barındıran NBA, yeri geldiğinde "Black Lives Matter" gibi hareketlere destek olmuştur.

NBA paydaşlarına eşit mücadele hakkı sunar oysa UEFA, zenginin semirip daha az gelire sahip olanı ezmesi için zemin hazırlamıştır.

Sonuç


Hepimizin ilgiyle takip ettiği NBA, oldukça iyi tasarlanmış bir organizasyon olup sahip olduğu kolej kökenleri sayesinde bilgi birikimi yüksek bir oyuncu-teknik kadro ve yönetim ağına sahiptir. 75 yıllık tarihinde sadece 5 komisyonerin başkanlığında yürümüş NBA, organizasyonel başarısını basketbolcu ve birey yetiştiren Kolejlere, iyi tasarlanmış bir gelir dağılımına, doğru işleyen takas mekanizmasına ve akılcı yollarla yürütülen pazarlama stratejilerine borçludur.

Avrupa Futbolu NBA gibi bir organizasyonel yeterliliğe şovun düzeyini artırarak değil, ancak rekabetin düzeyini artırarak ulaşabilir. Tabii popülizmden başını kaldıracak fırsatı bulabilirse.

Örnek aldığımız kimseleri ve taraftarlığını yaptığımız oluşumları daha iyi tanımamız dileğiyle...

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#112 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 03.06.2022 10:11

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar


Yorgun Savaşçılar




İzleyenler bilirler, Amerika Bileşik Devletleri'nde bir sporun "spor" olarak kabul görebilmesinin öncelikli kuralı, kitleler tarafından izlenebilmesidir. Kitleler tarafından izlenebilmesi için de öncelikli kuralı rekabetçi, eğlenceli ve pazarlanabilir olmasıdır. NBA'in tüm dünyada kabul görmüş ve izlenen bir spor kurumu olmasında da aslında bu Amerikan mantığı yatıyor. Organizasyonların her zaman birbiriyle rekabet edebileceği bir zemin olması bir etken. Draft pick'ler ve maaş sınırlamaları ile takımların güçleri belli ölçüde denk tutulmaya çalışılıyor. Gerek her maçtaki devre arası şovları, gerekse yıl içerisindeki All-Star gibi etkinlikler ile izleyiciye sürekli olarak eğlenebileceği unsurlar veriliyor. Son olarak da pazarlanabilirliğin en önemli faktörü pek tabii ki süper yıldızlar.

Süper yıldız dediğimiz kavramlar NBA gibi organizasyonların reklamlarını yaparken kullandıkları yüzler olması sebebiyle NBA açısından çok önemli. NBA'in dünya üzerinde belki de bu kadar bilinir olmasının temel sebeplerinden biri, 1980'lerin sonundan itibaren idolleşen isimlerin, uluslararası spor markalarının desteğini arkasına alması. Bu destek aslında boşu boşuna olan bir destek değil tabii ki, milyarlarca dolarlık bir spor markası olarak ürünlerinizi sadece ABD'de mi satmak istersiniz, yoksa bu satışı aynı zamanda 3 milyarlık bir Asya pazarında da satmak işinize gelir mi? Bunun sonucunda, bilinirliğinin üst seviyelere çıkması, dünya çapında sporseverlerin bu süper yıldızların performanslarından etkilenerek sürekli bir takip beklentisi içerisinde olması ve dolayısıyla bu "idol"lerin basketbolun kimliğinden ayrı olarak birer marka haline gelmesinin NBA'e olan katkısıdır. Marka haline gelmekten kasıt aslında iki türlü. Bahsettiğimiz şey, Michael Jordan gibi sözlük manası ile bir marka haline gelmek anlamına gelebiliyor kimi zaman. Lisede Air Jordan giyen çocuğun 90'larda yaptığı inanılmaz karizmayı yaşıtlarım hatırlıyor, değil mi? Öte yandan, "marka haline gelmek", tarz ve temsil ettiği değerler ile bilinirliğinin artması demek oluyor aslında. Saçlarını aynı onun gibi ören gençlere ilham veren Allen Iverson ya da tek pota maçlarda fade away atılmaya çalışılan her basketten sonra akla geliveren Dirk Nowitzki esameleri gibi. Kıssadan hisse, NBA bugün 7 kıtada milyarlarca insan tarafından izlene gelen bir organizasyon.

Tartışmaya açık olmakla birlikte, otuz küsür takımın her birinin minimum 82 maç yaptığı bir sezonla, izleyiciye en çok "spor" vaad eden organizasyon olmasına rağmen, bu izlenilirliğin aslan payı bu "spora doymak" değil. Aslında sizin sahada görmek istediğiniz, o sporun en üst noktasındaki, diğer alelade ölümlü basketbolculara Olympos dağının tepesinden bakan spor ilahları bu arenayı bu kadar izlenir kılan.

Dolayısıyla, NBA için yıl boyunca kendini kayda değer kılabilmenin en önemli unsuru, bahsettiğimiz süperstarların, "Abi işte bilmemkimin maçı var da şunun takımı" cümlesindeki şu'ların sahada olması ve izlenme oranlarını arttırması oluyor. Aslında mantık çok basit; köfte ekmeği meşhur bir yere gittiğinizde, köfte ekmeğin içinde köfte yoksa, geri kalan marulu veya domatesi veya mayonezi tüketip de tatmin olma olasılığınız sıfıra yakınsıyor. Burada köfteden kasıt bir Lebron James, bir Kawhi Leonard, bir Russell Westbrook tabii ki. Dolayısıyla NBA için ticari olarak belki de can damarı demek, her gün en az bir süper starı televizyon başında / spor salonunda izleyebilmeniz. Bunun gerçekleşmesi için de NBA elinden geleni ardına koymuyor açıkçası. Nihayetinde, bu senenin belki de saha dışında en çok konuşulan meselesine geliyor konu; süper starlar sezon boyunca bazı maçlarda dinlendirilmeli mi? Bu ne kadar doğru? Ne kadar yanlış?



NBA Bu Konuda Ne Diyor?



Aslına bakarsanız konunun NBA yönetimi açısından ne anlama geldiğini daha yazının en başından beri söylüyoruz: NBA sezon içerisinde oyuncu dinlendirmeye karşı. 20 Mart öğleden sonrasında NBA Başkanı Adam Silver, bütün takım sahiplerine gönderdiği bir uyarı notunda, "Ulusal kanallarda yayınlanacak maçlardan evvel takım yıldızlarını dinlendireceğini NBA yetkililerine bildirmeyen takımlara ciddi ve katı yaptırımlar uygulanacağını" belirtti. Bu uyarı, 11 Mart'taki Spurs maçında Curry, Thompson, Green ve Iguodala'yı dinlendiren Warriors ve bir hafta sonrasonda da Clippers karşısında Big 3'yi dinlendiren Cavaliers'ın mevzubahis hareketlerinden sonra geldi. Peki, bu bahsedilen yaptırım ne kadar ciddi olabilir? Bu yaptırıma bir örnek olarak, o zamanın NBA Başkanı David Stern, 2012 yılında, Heat karşısında Duncan, Ginobili, Parker ve Danny Green'i dinlendiren Spurs takımına 250,000 Dolar gibi akla ziyan bir para cezası uygulamıştı. Bütçelerin hem NBA, hem de finansal denetim ve muhasebe firmaları tarafından çok sıkı şekilde incelenip belli sınırlar içerisinde tutulduğu NBA gibi bir organizasyonda, bu meblağ yenilir yutulur bir tutar değil. Bu kadar ağır cezalar verilmesinin temel sebebi de pek tabii ki potansiyel maddi kayıplar. Bunların içerisinde, süper starların olmadığı maçların izlenme oranlarının düşmesi ile birlikte düşen reklam gelirleri, sponsorların tepkileri, taraftarların huzursuzluğu ile düşen bilet kazançları, uluslar arası yayın gelirlerindeki düşüş gibi belki de onlarca kalem sayılabilir.

Şahsi görüşümü katarak söylüyorum, çok büyük bir yetenek ve belki de son 20 yılın en zeki uzunu olmasına rağmen, belki de Çinli değil de İngiliz olsa, Yao Ming'in göreceği ilgi düzeyini şöyle bir aklınızdan geçirin.

Sonra da NBA'e adım atması ile birlikte NBA'in ona gösterdiği ilgiyi ve daha ilk maçında onu süper star kategorisinde pazarlamasını düşünün. Sebebi çok basit; Çin gibi 2 milyar insanın yaşadığı bir pazar NBA için inanılmaz iştah kabartıcı ve bu pazara hitap edebilmek için de ellerinden geleni yaptılar. Düşünün, adam emekli olalı kaç sene oldu, hala NBA TV'de Yao belgeseli, sonra Yao vs Shaq röportajları, sonra klasik NBA maçlarında Yao şu kadar sayı attıydı maçı. Yahu adamlar sırf pazara hitap edebilmek için Çin yeni yılını 2 ay boyunca kutlayan reklamlar döndürdüler, düşünün bu sporun ticari yanının NBA için önemini!

Oyuncular Açısından Dinlenmenin Önemi



Dolayısıyla oyuncu dinlendirmeye NBA yönetiminin bakış açısını anlamış bulunuyoruz. Peki, asıl aktörler bu konuda ne düşünüyor? Misal, dinlendirilen taraf olarak oyuncuların bu konudaki bakış açısı ne? Veyahut da, bu dinlendirmenin onlar açısından yararı ne ölçüde de, koçlar yer geldiğinde bu yola başvuruyor?

İşin bilimsel yönüne bakılacak olursa, istatistiki açıdan, arka arkaya günlerde oynanan deplasman maçlarında oyuncuların, evlerinde oynadıkları maçlara göre tam yüzde 350 daha fazla sakatlandıkları gözlemlenmiş. Normal sezona 82 maç sıkıştırmaya çalışan NBA yönetimi, takımları deplasman turlarına çıkararak yeri geldiğinde 13 günde 8 maç gibi, biz ölümlülerin imkansız gözüyle baktığı bir tempoya maruz bırakıyorlar.

Bir de bu kadar sık maç yapmanın yanında, 13 günde 8 farklı şehire alışmak gibi bir sıkıntınız olabiliyor. Binlerce metre yükseklikte Denver'da buz gibi havada maç yapan bir takım, ertesi gün 35 derece sıcakta Los Angeles takımlarına misafir oluyor, yetmiyor, iki gün sonra Minnesota eyaletinde Karlı Kayın Ormanı'nı arıyor. Bu ölçekteki basınç, sıcaklık ve ortam değişiklikleri de oyuncuları bir hayli zorluyor. Bahsettiğimiz dinlendirme maçlarını dikkate alırsanız, ekseriyetle hemen hepsinin deplasman turnelerinin ya başında ya da başına yakın zamanlarda olduğunu görürsünüz. Tüm bu etmenler göz önüne alındığında, sporcu sağlığı bağlamında, dinlendirme kavramı bir lüksten ziyade, bir zorunluluğa dönüşebiliyor. Jazz karşısında 38 dakika sahada kalıp 33 sayı 10 rebound 6 assist yapan Lebron James, maçtan sonra artan ağrıları ve yorgunluğu sebebi ile ertesi günkü Clippers maçında dinlenmek isteyebiliyor, bu konuda görüşü alınan takımın tıbbi danışmanları da bu öneriyi destekleyebiliyor (James'in bu sene Lowry'den sonra tüm NBA'de en çok süre alan oyuncu olduğunu da ekstra belirtelim). Ve bu karar da dolayısıyla, tamamıyla mantıklı olabiliyor. Nihayetinde, kayda değerliğini yitirmemek adına pazarlanabilirlik ile yürüyen bir makina yaratan NBA yönetimi, yakıtını da oyuncuların sağlığını göz ardı ederek izlenme paylarından almaya çalışıyor anlayacağınız.

Bu konuda Kyrie Irving'in hem oyuncu sağlığı, hem değişen şartlar, hem de sezon hedeflerini birleştiren bir görüşü oldu kısa zaman öncesinde, "Dinlenmenin ne kadar önemli olduğunu size anlatamam. Bizden evvelki senelerde 82 maç oynayan veteranlar oldu ve onların da kendilerince görüşleri var fakat zaman artık değişti. Vücudunuzu akıllı bir şekilde korumak ve sezon sonunda varmak istediğiniz yer asıl önemli şey. Biz bir şampiyonluk, bir play-off yarışı içerisindeyiz" dedi.

Koçların Bakış Açısı



Öte yandan oyuncuların dinlendirilmesi daha evvelinde de birçok kez karşılaştığımız bir konu ve bu konuda da en çok bilinen isim Koç Pop. Spurs takımı, oyuncularını sezonun değişik zamanlarında dinlendirmesi ile bilinen bir takım. Bunu o kadar tepkilere aldırışsız şekilde yaptılar ve yapıyorlar. 2012 senesinde 76'ers'a karşı 93-76 kazandıkları maçta (76'ers'a 76 sayı izni vermek tam Spurs'lük bir olay), Tim Duncan'ı "yaşlı" olduğu gerekçesi ile oynatmamışlardı. Spurs'un kadro kağıdında isminin yanında DND/did not dress – old yazmaktaydı, bu da o zamanın basketbol çevrelerinde sağlam bir eğlence malzemesi olarak ele alınmıştı. O maçta kenarda oturan Duncan'ın, doğasına tamamen zıt bir şekilde teknik faul alması da çok ayrı bir enstantanedir.



Konuya geri dönmek gerekirse, dinlendirme mantalitesi yer etmiş olmasına rağmen, Spurs'ün bu uygulamasının mimarı Koç Pop'ın, izleyicilerin dinlenen oyuncuları izleyemediklerinde yaşadıkları hayal kırıklıkları hususunda empatik davrandığını da eklemek lazım. "Bir şekilde orta yolu bulacağız. Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz çünkü bu bir eğlence aracı. Basketbolu seviyoruz ve işimiz bu. Bu açıdan bakıldığında en saf duygulara sahibiz. Ama (bu sektörden ekmek yiyenler için) maaşların nasıl ödendiğini de biliyoruz. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler'den çok daha iyi bir şekilde bir araya gelip anlaşacağız." diyerek dinlendirme konusunun ve bunun izleyiciler ve NBA yönetimi ile oyuncular/koçlar arasında bir husumete yol açtığının farkında olduğunu ve bir orta yolun bulunması gerekliliğini de gördüğünü belirtiyor Popovich.

Bu İşin İçinden Nasıl Çıkılacak?



Peki, bu sorunun mevcut bir çözümü var mı? Aslına bakarsanız var ve bunu da daha önce de belirttiğimiz gibi David Stern daha öncesinde uyguladı, "Ali kıran baş kesen" yöntemi ile takımları oyuncularını dinlendirmekten men edip, aksini uygulayanlara para cezası vb. yaptırımlar uygularsınız. Ancak bunun uzun vadede NBA'e geri dönüşünün çok sağlıklı olmayacağı da aşikâr. Dinlenmesinin uygun düşeceği bir maçta dinlenmemesinden ötürü kalıcı bir sakatlık yaşayıp pazarlama değerini sonsuza kadar kaybeden Lebron James gibi bir süperstar, izlenme oranlarında çok büyük bir düşüşe sebep verecektir. Buna ek olarak, ABD'de, ülkemizdeki örneklerinden çok daha aktif bir şekilde çalışıp oyuncu özlük haklarını koruyan bir oyuncular sendikası mevcut. ABD gibi, iddiaların gerçekliğinden ziyade medyatikliği ve dramatikliği üzerinden değerlendirmelerin yapıldığı bir hukuk sisteminde, sakatlanan oyuncuların yaşadığı kayıpları tanzim etmenin peşini bırakmayacak bir oyuncular sendikası, NBA'in bu konuda kesin yaptırımlar almasını, en azından uzun vadede engelliyor.

İkinci yöntem ise normal sezon maç sayılarını azaltmak. Bu durum da, NBA yönetiminin, defalarca söylediğimiz üzere en büyük çekincesi olan, olası maddi kayıplardan ötürü belki de hiç ama hiç yanaşmayacağı bir seçenek olarak duruyor masada. Çok fazla üzerinde düşünülecek bir yöntem değil. Az maç, az gelir. "Adam Silver dislikes your comment."

Üçüncü seçenek ise NBA yönetiminin daha fazla ayak diretmemesi ve oyuncu dinlendirmeyi kabul edilebilir bir uygulama olarak serbest bırakması olacak. Seneler boyunca belli aralıklarla dinlendirilen bir Duncan'ı neredeyse 45 yaşına kadar dünya gözüyle en az iki nesil izleyip kendine idol olarak seçebildi. Normal sezon maçlarının yüzde 6,5'ini dinlendirilerek geçiren Lebron James'i, ilerlemiş yaşına rağmen hala en çabuk, en güçlü ve en dominant haliyle izleyebiliyoruz.

Sonuç olarak, Popovich'in de dediği üzere, bütün tarafların belli ölçüde fedakarlıklar yapmak durumunda olduğu bir an gelecek. Belli faktörlerden ötürü NBA'in yapısını değiştirmenin neredeyse imkansız olduğu bir gerçek.

Ancak taraftarların da, dinlenen oyuncuları "zayıf" veya "korkak" olarak yaftalamadan önce, onların da bizim gibi kas dokusu ve kemiklerden oluşan vücutlara sahip, mesleğini vücutları ile idame ettiren ve iş bu vücudu koruyarak aslında akılcı, mantıklı ve uzun vadede her kesim için faydalı bir eylemde bulunan insanlar, evet, "insan"lar olduğunu kabul etmesi gerekiyor.

Kabul etmek gerekir ki, televizyonu açtığınızda izlemek istediğiniz kişi Boris Diaw, Corey Brewer ya da herhangi bir üçüncü rotasyon oyuncusundan ziyade Kawhi Leonard, Russell Westbrook, LeBron James ya da Kyrie Irving. Ancak, her reklam arasında çarşaf çarşaf "NBA Cares" diyip, organizasyondaki bireylerin insan yaşamına ne kadar güzide şekilde değer verdiğini, bunların yaşam kalitesini yükseltmek için ellerinden geleni yaptığını gösterirken, bir yandan da organizasyona tüm değerini veren "emekçi"lerini robot gibi çalıştırmak da, nasıl desem, en hafif tabiri ile ironi, daha az hafif bir tabir ile iki yüzlülük oluyor.



Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#113 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 05.06.2022 22:08

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar

İkonik ve Tehlikeli NBA Karakterleri


İkonik ve tehlikeli. NBA'de bazı anlar vardır ki, oyuncular hiç olmadıkları bir karaktere bürünürler. Son periyotta, bir final maçında veya bir "trash talk" sonrası... O anlar öyle özel ve nadirdir ki, oyuncuları tarihe kazıyan anlardır. Bu makalede de tam olarak bu gibi anları derlediğimiz bir makale olacak. Bahsi geçen oyuncularının tehlikeli yüzleri, o karaktere büründüğünde neler yaptı? Ne gibi işlere imza attı? Hazırsanız başlayalım.

Bad Boys: Dennis Rodman




Psikopat. Ribaund manyağı. Dennis Rodman hakkında hiçbir şey bilmiyorsanız, NBA'in en eğlenceli taraflarından birinden bihabersiniz demektir. O, ribaund almak için her şeyini ortaya koyardı. Detroit'in 80ler sonundaki "Bad Boys" takımının en sert oyuncularından biriydi. Belki de en iyi dönemini yaşadığı Detroit zamanında ölümcül işlere imza attı. 1991 – 92 sezonunda tam 1530 ribaund toplayarak, ligde en çok ribaundu toplayan isim oldu. O sene, maç başına tamı tamına 18.7 ribaund alan Rodman, ribaund kralı oldu. Bir sonraki senesinde de maç başına 18.3 ribaund toplayan Worm, yine ribaund kralı oldu. Kariyer genelinde 7 kez ribaund kralı olan bu çılgın isim, Detroit zamanı başta gelmek üzere tam bir savunma canavarıydı. Rolünü en iyi şekilde yapmasıyla adını altın harflerle tarihe kazıdı. Sonrası malum, Chicago ile muhteşem üçlü oluşturarak şampiyonluklar kazandı. 5 kez NBA şampiyonu olan Rodman, listemizin ilk "delisi".

Tek Gözlü Canavar: Steve Nash




Phoenix Suns takımında en iyi anlarını yaşadı. 2 kez MVP oldu. NBA tarihinin en iyi oyun kurucularından biri olarak tarihe geçti. Bu süreçte ikonik bir an yaşadı. Neydi o an? Tek göz ile savaştığı o an. Rakibinin San Antonio Spurs olduğu, 2007 konferans yarı finallerinin ilk maçında sakatlandı. Başından aşağı kanlar dökülen Nash, maça devam etmek istese de edemedi. Bunun intikamı alınmalıydı. Liderliğini ortaya koymalıydı. 2010'da işler biraz farklıydı. Playoff'larda düşmanı olarak gördüğü Spurs karşısında 3 – 0 önde gidiyorlardı. Ancak Suns ekibinin lideri, Tim Duncan'dan bir dirsek yedi ve işler tekrar sarpa sardı. Yüzü tekrar kanlanan Nash, takımı 64 – 57 önde iken soyunma odasına gitmek zorunda kaldı. Spurs'ten bıkmışlardı. Bu seriyi almaları gerekiyordu. Maça geri döndü, ancak birkaç farklılıkla. Sağ gözünde birkaç dikiş ile maça dönen Nash, rüzgarlar estirdi. Maça döndüğünde açtıkları fark sadece 1'e düşmüştü. Bu maçı almak için bir şeyler yapmalıydı. Nash alev aldı. Kat ediyor, şut atıyor ve en iyi yaptığı şeyi yapıyor, yani top dağıtıyordu. Sakatlığı o kadar ciddiydi ki, sağ gözü çok az görüyordu. Bu onu durdurmadı. Üçlükler yağdırıyor, Stoudemire'e asistler yapıyordu. Son düdük çaldığında, maçtan galip ayrılan taraf Phoenix Suns tarafıydı. Son periyotta attıkları 35 sayının 21'inde Steve Nash'in katkısı bulundu. Maç sonrası Nash'ten durum ile alakalı bir açıklama geldi: "Hiçbir şey göremedim. [Sağ gözünden]" Görünüşe göre ihtiyacı da yoktu.

Genç Mamba: Frobe




Frobe lakabı Kobe Bryant'a genç yaşta takıldı. Bu lakap, "Afro" kelimesi ile "Kobe" isminin karışımıydı. Kobe Bryant, gençken afro saç stiline sahipti. Afro döneminde ikonik işler başardı. Afro zamanında neler oldu? İki sene boyunca yedek kadrosundan geldikten sonra, ilk 5 oyuncusu oldu. İlk kez All – Star oldu. İmza ayakkabısını çıkardığı, çeşitli sponsorluklara imza attığı ve adını Dünya'ya duyurduğu bir döneme giriş yaptı. İlk iki sezonunda sadece 11.7 sayılık bir ortalama tutturan Kobe, afro saç stiliyle geçirdiği sonraki 4 sezonu genelinde 24.4 sayı ortalama kaydetti. 2000 – 2001 senesinin normal sezonunda 28.5 sayı ortalama ile oynadı. Genç ve diri haliyle "MJ'den öğrendim, Drexler'dan öğrendim, Baylor'dan öğrendim. Şimdi siz benden öğreneceksiniz." edasıyla ligde esip gürleyeceğinin sinyallerini veriyordu. Bu afro döneminde Shaquille O'Neal ile tam 3 şampiyonluk yaşadı. Bu şampiyonluklarından bir tanesi, döneminin en iyi "Playoff Run" rekoruna sahipti. Bu playoff serüvenlerinde Phil Jackson önderliğinde, 15 -0'lık galibiyet rekoruyla finale kadar geldiler. Finalde 76ers ekibine ilk maçta yenildiler. O maç, o sezonun MVP'si Allen Iverson masaya yumruğunu vurdu. Ancak Lakers, ipleri gevşetmeden şampiyonluğu elde etti. Bu 3 şampiyonlukta Shaq ve Kobe son derece etkiliydi. Frobe ise, çenesini öne çıkardığı hareketi, formasını ısırması, maskeli hali kadar tehlikeliydi. Genç ve diriydi. Bu ligden bir Kobe Bryant geçti.

Forma Dışarıda: Kyrie Irving




Maçın bitmesine az süre kalan anlarda, yani "clutch" anlarda devreye girmesini istediğimiz oyuncular vardır. Soğukkanlı, odaklı, kulağı taraftarı duymayan ve son saniyeye kadar savaşan oyuncular. Bu isimlere örnek verecek olursak: Damian Lillard, Stephen Curry, Kyrie Irving gibi isimleri sayabiliriz. Bu anlarda başarılı olup ismini saymadığımız isimler de vardır tabii ancak bizim odaklanmamız gereken bir isim var, Kyrie Irving. Bu alt başlığımızda "Untucked Kyrie" tehlikesinden bahsedeceğiz. Untucked, yani formanın içine sokulmuş bir vaziyette değil de dışarıda durması durumu. Kyrie Irving'in bu durumu yaşamasının muhtemel sebeplerinden biri, savunmacısının onun hızına yetişememesi ve formasından çekiştirmesi olabilir. Kyrie Irving şimdiye kadar ki en iyi anlarını Cleveland döneminde harikalar yaratarak yaşadı.

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#114 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 05.06.2022 22:02

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar

Elgin Baylor: Namı Diğer; Acılar ve Ağrılar


Muhteşem Kariyer, Eksik Kalan Başarılar Elgin Baylor
NBA tarihinin değeri en az bilinen efsanesi Elgin Baylor 22 Mart 2021'de yaşamını yitirdi. Sakatlık yaşayana kadar Wilt Chamberlain ile kıyaslanmış bir isim. Kobe Braynt'ın "Tüm hareketlerini izleyip kopyalıyorum." dediği Michael Jordan'dan önceki idolü. NBA tarihinin kariyer sayı ortalamasında 3. sırasında yer alan ve 8 kez NBA finali oynamış bir oyuncu. GOAT adayları arasında yer alması gerekirken neden bu kadar az bilindiğini kendimize dert ettik ve Her Şey NBA okuyucularına yakından tanıtmaya karar verdik.

5 başlıkta sizlere kariyer hikayesini aktaracağız:

Kolej kariyeri ve Wilt Chamberlain ile tanışması
Kariyerinin ilk yılları
Wilt Chamberlain ile sayı krallığı mücadelesi
Acılar ve Ağrılar – Aches and Pains
Başarıları ve rekorları


Elgin Baylor ve Kolej Yılları


Washington'da doğup büyüyen Elgin Baylor, koleje kadar gözlerden uzak kalan bir lise kariyeri geçirdi. Dersleri sevmeyen Baylor birkaç kez liseyi bıraksa da geri dönüp okulu bitirdi. O yıllarda Washington basketbolcu arayışı için talep gören bir şehir değildi. Washington'da en iyi liseli oyuncuların bir araya geldiği Siyahlar ve Beyazların karşılaşmasında kendini kanıtlama fırsatı buldu. Bir yıl önce mezun olmuş olmasına rağmen şehrin yıldızı James Wexler'da bu maçta oynadı. Wexler 34 sayı atarak çok iyi maç çıkarsa da 44 sayı atan Elgin Baylor, maçı 25 sayı farkla siyahlara kazandırdı. Bu performansı ABD'nin çok uzak bir ucunda olmasına rağmen Idaho Albertson kolejinden burs almasını sağladı. 31 sayı 19 ribaundluk müthiş ortalamaları ve okul tarihinin en iyi derecelerine rağmen ertesi sezon basketbola burs ayırmama kararı alınınca buradan ayrılmak durumunda kalıyor.



Idaho'dan ayrılması biraz da kendi kariyeri açısından daha iyi oluyor. Bu sayede NCAA'de oynama fırsatı buluyor ve Seattle Üniversitesi'ne gidiyor. Kolej değiştirdiği için bir sene oynayamamış olsa da Seattle'da 2 muhteşem sezon geçiriyor. 1957/58 sezonunda okulunu NCAA'de Final Four'a taşıyor. Burada takımını finale taşıyor ancak yediği dirsek yüzünden kaburgası kırılıyor. Kırık kaburga ile finallerde 25 sayı 17 ribaund ile oynasa da şampiyon Kentucky oluyor. Wilt ile tanışmaları da bu döneme dayanıyor. Wilt Chamberlain ilk NCAA yılında 29,6 sayı 18,9 ribaund ortalamaları ile oynamıştı. 29,7 sayı 20,3 ribaund ile oynayarak iki kategoride de kendisini geçen adamı merak ediyor ve arabaya atlayıp Washington'a onunla maç yapmaya gidiyor. Neredeyse 1 ay boyunca Washington DC'nin en iyi oyuncuları ile birlikte karşılıklı maçlar yapıyorlar ve bu maçların büyük çoğunluğunu Baylor'ın takımı kazanıyor. Rekabet ilk burada başlasa da, kariyer sonunda birlikte oynayarak sonlanacak.

Kariyerinin İlk Yıllarında Elgin Baylor


Draft'ın ilk sırasında Minneapolis Lakers seçim hakkına sahipti. 1956'da emekli olan George Mikan'dan sonra takımı tekrar ayağa kaldırmak isteyen Lakers, Elgin Baylor'ı ilk sıradan seçti. Bir önceki sezonu 19 galibiyet ile kapatan takıma 33 galibiyet aldıran Elgin Baylor, yılın çaylağı olurken aynı zamanda All-Star ve All-NBA takımlarına seçildi. 25 sayı 15 ribaund 4 asist ile oynadığı çaylak sezonunu MVP sıralamasında 3. olarak tamamlarken aynı zamanda takımını NBA finaline çıkardı. Bill Russell'ın liderliğinde oynayan Boston Celtics'e 4-0 yenilmiş olsalar da, tarihi bir başlangıç yapmış oldu.



Elgin Baylor'ın çaylak sezonunda aldığı bir karar, siyahi basketbolcuların ileride daha iyi haklar elde etmesi için çok önemliydi. Bazı maçlarını seyirci için farklı şehirlerde oynayan Lakers, Charlotte-North Carolina'da oynamak için Kasım ayında buraya gidiyor. Ancak otel, siyahi oyuncuların burada kalamayacağını söylüyor ve siyahi oyuncular daha kötü bir otelde kalıyor. Elgin Baylor bu olaya çok kızıyor ve böyle bir şey tekrarlanırsa sahaya çıkmayacağını söylüyor. Hem takım yetkililerinden hem de NBA yönetiminden söz alıyor ancak sezonun ilerleyen bölümünde bu olay tekrar yaşanıyor. Koç beyaz oyuncuları ayırmayıp tüm oyuncuları farklı bir otele götürse de Elgin Baylor maça çıkmayı reddediyor. Sadece sivil kıyafet ile salona girip maçı izlemeye ikna oluyor ve maçı kenardan izliyor. Irkçılığın zirve yaptığı dönemlerde Elgin Baylor gibi büyük yıldızların aldığı tavırlar olmasa, günümüz NBA'inde siyahlar ne durumda olurdu düşünmekte bile zorlanıyoruz.

Wilt Chamberlain ile Sayı Krallığı Mücadelesi


İkinci sezonunda 29,6 sayı 16,4 ribaund ortalaması ile oynasa da takımı 25 galibiyet ile sezonu kapattı. Boston Celtics'e karşı attığı 64 sayı, NBA tarihinin rekoru oldu. O yıl Lakers adına önemli bir değişim yaşandı. Şehri Los Angeles'a taşıyan Lakers, draft'ta Jerry West'i kadrosuna kattı. 3. yılında 34,8 sayı 19,8 ribaund 5,1 asist ortalamaları ile oynayan Elgin Baylor, sayı krallığını 38 sayı ortalama ile oynayan Wilt'e kaptırdı. Batı konferansında final oynayan Lakers, St. Louis Hawks'a 4-3 eleniyorlar. Sezon içerisinde New York'a 71 sayı atan Elgin Baylor, kendi rekorunu kırarak NBA tarihinin bir maçta en çok sayı atma rekorunu geliştirdi. 2 sene sonra Wilt Chamberlain 100 sayı atarak bu rekoru kırdı. Elgin Baylor 71 sayı ile tarihin bir maçta en fazla sayı atan 4. oyuncusu konumunda.

1961/62 sezonu Elgin Baylor için kariyerinin en iyi sezonu oldu. İşin ilginç yanı o yıl yarı basketbolcu yarı askerdi. ABD'de o yıl yaşanan askeri bir krizden dolayı tüm yedek subaylar askere alındı. Elgin Baylor sezonun büyük çoğunluğunda askerdeydi. Hafta içi asker olan Baylor, sadece hafta sonları oynanan maçlara gidiyordu. Doğru dürüst antrenman yapma şansı bile bulamayan efsane, 48 maçta oynarken 38,3 sayı 18,6 ribaund 4,6 asist ortalamaları ile oynadı. Takımını da NBA finallerine çıkarıyor. 7 Hall of Fame oyuncuya sahip Boston Celtics'e 4-3 elendiler. Bu serinin 5. maçında 61 sayı 22 ribaund ile oynayan Elgin Baylor, NBA finalleri tarihinin bir maçta en fazla sayı atma rekorunu kırdı. Bu rekor hala kırılamadı.

38,3 sayı ortalamasının üzerine çıkan tarihte sadece bir oyuncu var. Bu oyuncu ile aynı döneme denk gelip sayı kralı olamamak büyük talihsizlik. Wilt Chamberlain 50,4 ortalamaları ile rekorları alt üst etti ve Elgin Baylor'ın performansı maalesef sönük kaldı. Bir sonraki sezon 34 sayı ortalama ile oynasa da yine Chamberlain'i geçemedi. Kariyeri boyunca hiç sayı kralı olamayan Baylor, sürekli Wilt engeline takıldı.

Acılar ve Ağrılar – Aches and Pains


1965 yılının playoff ilk maçında yaşadığı diz sakatlığı, kariyerine vurulan en büyük darbe oldu. O sakatlığın ardından tam olarak hiçbir zaman iyileşemeyen Elgin Baylor, lakabını da bu şekilde aldı. Anlamı "Acılar ve Ağrılar" olan, "Aches and Pains" adıyla anılmaya başladı. Günümüz oyuncularının sağlık imkanlarına sahip olmayan Elgin Baylor, sakatlığının etkisi ile 1965/66 sezonunda kariyerinin en kötü sezonunu geçirdi. 16,6 sayı ortalaması ile normal sezonu tamamladı. Playoff'ta geri dönen Baylor, 26,8 sayı 14,1 ribaund ortalaması ile oynadı ve NBA finallerinde yine Boston Celtics'e elendi. Los Angeles Lakers o yaz el değiştirdi. Yeni başkana kendisini tekrar kanıtlamaya çalışan Elgin Baylor, 4 sezon daha harika basketbol oynadı. Bu 4 sezonun üçünde NBA finali oynayan Lakers, 2 kez Boston 1 kez de New York'a elendi. Bu serilerin ikisini 4-3 kaybetmesi ise kariyeri adına acı verici.



1968/69 sezonunda takıma Wilt Chamberlain katıldı. Wilt-West-Baylor üçlüsünün arka arkaya kaybettiği iki final, günümüzde yeterince saygı görmemesinin en büyük sahibi desek abartmış olmayız. 1970/71 sezonunda sadece 2 maça çıkan Elgin Baylor'ın kariyeri sona ermek üzereydi. 1971/72 sezonunda son kez sahaya çıkan Elgin Baylor sadece 9 maçta yer aldı. 11,8 sayı 6,3 ribaund ortalaması ile oynayan Baylor, ağır bir sakatlık yaşayınca basketbolu bıraktığını açıkladı. Kariyeri boyunca 8 final oynayan ve şampiyonluk yüzüğü elde edemeyen Elgin Baylor için en büyük travma ise o sezon gerçekleşti. Sezon ortasında emeklilik kararı alan Baylor takımdan ayrıldı. Normal sezonda arka arkaya 33 maç kazanan Los Angeles Lakers sezonu şampiyonlukla tamamladı. Takımdan ayrılan Baylor ise bu şampiyonlukta yer alamadı. Lig tarihinin hala en uzun galibiyet serisi olan 33 maçlık seride ve sonunda gelen şampiyonlukta bulunamamış olması bizim için bile acı verici.

Başarıları ve Rekorlarıyla Elgin Baylor




Sakatlıkları yüzünden toplamda 11 maça çıktığı iki sezonları da sayarsak 14 sezonluk bir NBA kariyeri geçirdi. Kariyer ortalamaları 27,4 sayı 13,5 ribaund 4,3 asist olan Elgin Baylor, tarihin en yüksek 3. sayı ortalamasına sahip. 30,1 sayı ortalamasına sahip iki oyuncu olan Michael Jordan ve Wilt Chamberlain'in ardından, en skorer oyuncu konumunda. Ribaund ortalamasında ise 13,5 ile tüm zamanlarda 11. sırada.

Kariyeri 11 kez All-star olan Elgin Baylor, 10 kez NBA'in en iyi beşlerine seçildi. Yılın çaylağı ödülüne sahip olsa da kariyeri boyunca normal sezon MVP'si olamadı. Ancak ilk All-star maçında MVP olmayı başardı. Tam 8 kez NBA finallerinde mücadele ederken 7'sinde 13 yılda 11 şampiyonluk elde eden tarihi Boston Celtics takımına denk geldi. Sayı krallığında ise kariyerinin en iyi döneminde, Wilt Chamberlain'in 7 sene üst üste rekorları alt üst edip sayı kralı olduğu döneme denk geldi.

NBA finallerinde attığı 61 sayı hala rekor durumunda. Normal sezonda attığı 71 sayı ise sadece 3 oyuncu tarafından geçildi. NBA finalleri toplam sayı ortalaması 26,4 iken, playoff ortalaması 27. Kariyeri boyunca 87 maçta en az 40 sayı atmayı başardı. NBA tarihinin en iyi 50 oyuncusu arasına seçilen Elgin Baylor'ın 22 numaralı forması Los Angeles Lakers tarafından emekli edildi.

1,96 boyunda forvet pozisyonunda oynayan Elgin Baylor, basketbola birçok yenilik getirmiş bir isim olarak kabul edilir. Özellikle "Jump Shot" olarak bilinen atışın öncüsü Elgin Baylor olmuştur. Ayrıca Crossover ve behind the back gibi terimlerin NBA literatürüne girmesinde büyük pay sahibi oldu. Kobe Braynt'ın Michael Jordan'dan önce Elgin Baylor'dan birçok kez tavsiye aldığını biliyoruz. Elgin Baylor'ın kasetlerini sık sık izlediğini ve onun hareketlerini kopyaladığını beyan etmişti zaten.

NBA kariyeri bittikten sonra 1975-1979 yılları arasında 4 yıl New Orleans Jazz'ın koçluğunu yaptı ancak basketbol kariyerinde yaptıklarını koçluk kariyerine yansıtamadı. 1986 ile 2008 arasında ise Los Angeles Clippers'ın basketboldan sorumlu Asbaşkanı olarak görev yaptı. 2006 yılında yılın yöneticisi ödülü alsa da çok başarılı bir yönetici kariyeri olduğunu söylemek yanlış olur.

86 yaşında olan Elgin Baylor, ilerleyen yaşının da etkisiyle Los Angeles'ta ailesinin yanında hayatını kaybetti. Bizlere de onu anmak ve başarılarını aktarmak düştü. NBA tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından biri olan Elgin Baylor, başka bir dönemde oynamış olsaydı çok daha fazla şampiyonluk, mvp ya da sayı krallığı elde edebilirdi diye düşünüyorum. Sizce Elgin Baylor'ın NBA tarihindeki yeri nedir? Yorumlarınızı bizimle paylaşmayı unutmayın. Hoşçakalın.

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#115 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 06.06.2022 10:35

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar

Gençler Neden Göçer?


Herhangi bir spor dalı, belirli demografik gruplardan gelen insanlar tarafından neden tercih edilir?

Kuzey Amerika'daki 4 büyük lig içinde en büyük Afroamerikalı sporcu oranına sahip olan lig NBA'dir ve bu durum bize iki aşamalı bir incelemeyi zorunlu kılar.

Birinci aşamada NBA'in MLB (beyzbol) ve NFL (Amerikan futbolu) karşısındaki üstünlüğünü açıklamamız gereklidir.

İkinci aşamaysa demografinin spora olan sirayetini içermelidir. Bu başlık kademeli olarak politikayı, Amerika'nın kölelik geçmişini ve toplumsal hareketlerini açıklarken bir Türk genci için de iki önemli soruyu hazırlar:

Bir grup insan, neden doğup büyüdüğü toprakları terk eder?

Bağ kurulan kahramanlar artık neden topraklarımızdan yetişmiyor?

Fırsat Eşitliği


Fransız diplomat Alexis de Tocqueville Amerika'da Demokrasi adlı eserinde ABD'nin kuruluşunu sağlayan ve ona dinamizmini veren unsur olarak fırsat eşitliğini öne çıkarır.

Ana faaliyeti ABD'de yer alan liglerin kuruluş yılları aşağıdaki gibidir:

MLB 1876
NFL 1920
NBA 1946


MLB 1947 yılına kadar Afroamerikalıların lige katılmasını yasaklamıştır. NFL ise 1920'de Fritz Pollard'ı lige dahil ettikten sonra bir "centilmenlik anlaşmasıyla" Afroamerikalıların lige alınmasını 1946'ya kadar gayriresmi olarak engellemiştir. NBA ise 1950'den itibaren Afroamerikalı sporcuları bünyasına almıştır.

MLB yasal yollarla belirli bir topluluğun lige katılmasını engelleyerek o grubun spora dair ilgi alakasını azaltmıştır ve NFL ise bu durumu geciktirmiştir. Böylelikle ligler arasında dramatik farklılıklar oluşmuştur.

Beyazlar, Hispanikler ve Afroamerikalılar arasında oranlama yapıldığında 2017 itibarıyla:

MLB: %57.5 Beyaz, %32 Hispanik, %7.7 Afroamerikalı

NFL: %70 Afroamerikalı, %27.4 Beyaz, %2.3 Hispanik

NBA: %74 Afroamerikalı, %20.5 Beyaz, %2.3 Hispanik

sporcuya sahiptir. Fırsat eşitliği sağlandığı takdirde Afroamerikalıların başarı sağladığını görmek mümkündür; fakat bu durum sayısı 2020 itibarıyla 41 milyon olan bir topluluğun nasıl 329.5 milyon nüfusu olan bir ülkenin büyük spor dallarının en görünen yüzü olduğunu açıklamaz.



Kölelik


ABD 1776'da kurulmuştur. 1787'de hazırlanan anayasa bir yıl sonra onaylanmıştır ve 1789'daysa George Washington ilk başkan seçilmiştir.  Amerikan toplumu, yapısındaki en çetrefilli problem olan kölelik sorununu çözmeyi yarım yüzyıl kadar ertelemiştir.

1861'de başlayan ve 4 yıl süren iç savaş öncesinde kölelikle ilgili istatistikler iç karartıcıdır.

1860 itibarıyla ABD'de:

3.9 milyon köle mevcuttur.
Toplam Afroamerikalı nüfusun %11'i özgürdür.
31 milyonluk ülke nüfusunun %12.5'u köledir .
Köle sahibi adedi 393 bindir. Takriben her 10 kişiye bir köle düşmektedir.
4000 kişi kölelerin 1.2 milyonuna sahiptir.
1865 sonrasında özgürlüğünü kazanan Afroamerikalı toplumun takip eden 100 yılda ABD'nin kalanıyla arasındaki ekonomik, sosyal ve hukuki farkları kapatması için verilen mücadeleler savaş dışı düzlemde gerçekleşmiştir.

Neticede özgürlüğünü kazanan ve gidecek başka bir yeri olmayan bu halk, hikayelerini ABD toplumunun içinde nefes alabileceği yegane yerlerde yazmaya başlamak durumundadır.

İlk Kahramanlar


Afroamerikalı toplumun teorik özgürleşmesinin pratiğe dökülmesi ağdalı bir süreçti.

Her iki dünya savaşına da katılan ABD, bunların ilkinde Afroamerikalı askerleri yalnızca geri hizmette kullanmıştı ve ikincisindeyse Afroamerikalı askerlerin kan bankalarını, koğuşlarını, hastanelerini ve sağlık çalışanlarını beyaz askerlerden ayrı tutmuştu. Bu tutum neredeyse Kore Savaşına kadar da sürdü.

Güney eyaletlerindeki Afroamerikalıların oy kullanma haklarını zorlaştıran işgüzar yasaların kaldırılması yasaklanmasıysa 1965'i buldu.

Amerika'daki tüm azınlıkların yurttaş hakkını korumak adına kanun çıkartan 35. başkan John F. Kennedy'nin ve Afroamerikalı hareketin öncülerinden Medgar Evers'ın 1963'te, Malcolm X'in 1965'te ve Martin Luther King'in 1968'de öldürülmesi Afroamerikalı toplumun gelişim sancılarının en net göstergesiydi.

Bu noktaya gelindiğinde Afroamerikalı sporcular halihazırda sporun vitrininde yer edinmişti; fakat hikayelerinin özgünleşmesi için toplum hareketine bütünleşik bir sansasyona da ihtiyaç vardı.

Nitekim Muhammed Ali'nin 1966'da Vietnam Savaşı'na katılmayı reddetmesinin karşılığında pasaportunun iptali ve 1970'e kadar profesyonel olarak boks maçına çıkmasının engellenmesi, sporcuların toplu bilincinin örgütlenmesini sağlayan ana unsur oldu.



Kimlikler


Ali'nin Amerikan toplumuna kapsamlı etkisi, her çocuğun özenebileceği üstinsan figürünü ortaya çıkarmasında yatıyordu. NBA'den Kareem Abdul-Jabbar, Bill Russell ve Oscar Robertson, NFL'den Jim Brown gibi isimlerin Ali'ye desteğini gösterdiği meşhur 1967 konuşması gençlerin, sahadaki spor kahramanlarının toplumsal problemler yaşadığı gerçeğini zihinlerinde eşledi.

Şehir ve Yönetim


ABD spor organizasyonlarındaki demografik çeşitliliğinin artışı şehirlerin nüfus dinamikleriyle doğru orantılıdır.

Boston'daki Latin Amerikalı olmayan beyaz nüfus 1940'ta %96.6 iken 2019'da %45'e gerilemiştir. Bu esnada Afroamerikalı nüfus %3.1'den %22.2'ye büyümüştür. Chicago'da aynı süreçte bu oran beyazlar için %91.2'den %31.4'e düşerken Afroamerikalılarda %8.2'den %28.7'ye gelmiştir. Benzer eğrileri hemen hemen tüm Amerikan metropollerinde Afroamerikalılar, Hispanikler veya Asya kökenliler için görmek mümkündür.

Bu durumunun eski kıtadaki karşılığı toprağını kaybeden köylünün proleterleşmesidir. Nitekim günümüzde akıl doğrultusunda tasarlanamamış metropollerin kontrolsüz genişlemesini açıklayan fenomen de budur: önceden toprağı işleyen, şimdi hizmet sektöründe var olmak durumundadır.

Kölelik kurumu eski kıtada serflik, köylülük ve proleterleşme aşamalarını kaydetti; fakat yeni kıtanın güney eyaletleri halihazırda toprak sahipleri arasında büyük tarlalar olarak işletilmekteydi.

1865'ten önce toprağı işleyen Afroamerikalı toplum, Güney'in savaşı kaybetmesi sonucu özgürleşince kendisini farklı dinamiklere ve oyun kurallarına sahip bir çoğunluk zorbalığının arasında buldu.



Vahşet

Tocqueville'e göre Demokrasi olgusunun mevcut halini almasının sebebi, onun sokaklarda kendi başına büyümeye terk edilmiş bir çocuk gibi öksüz bırakılmasından kaynaklıdır. Toplumun rant hırslarına,  sefaletine, ikiyüzlülüğüne ve menfaatçiliğine tanıklık eden Demokrasi, vahşi içgüdüleriyle davranacak şekilde evrimleşmiştir.

Afroamerikalı komünite ile beraber tüm "beyaz" olmayanların ABD toplumunun progresif yapısını sağlaması bundan ötürüdür: kölelik veya bir başka sömürü çarkından geçmiş yeni demokrasi katılımcıları ya suçlu ilan edilirler, ya da ilerici olurlar.

Belediye

Tocqueville'e göre insanlar belediyeler olmaksızın özgür hükümetlere sahip olabilirler ancak hiçbir zaman özgür olamazlar.

Bu tanım doğrultusunda bireylerin sorumluluk alabileceği başlıca alanlar kendi mahalli bölgeleridir. Nitekim Tocqueville'in New England ahalisi hakkındaki tespiti de konuya ışık tutar:

New England'ın sakini kentine bağlanır ama bunu orada doğduğu için değil, bu kentte kendisinin de parçası olduğu özgür, güçlü ve yönetme zahmetine değer bir yapı gördüğü için gerçekleştirir

Afroamerikalı toplumun karşılaştığı durum açıktır: Özgürsen, sorumluluk alman gerekir. Halihazırda yeni kıtaya getirilmiş bu topluluğun gidecek daha iyi bir yeri yoktur. Topluma katılan bu genç halkın kendini anlatma zahmetine girmesi ve rüştünü ispat etmesi gereklidir.

Türkiye'de karşılaşılan problem de buradadır: Sorunlarımızı çözme zahmetine değer mi?



Akıl Nerede?


Romalılar köleliğin akıl doğrultusunda işlendiği bir sömürü toplumu inşa etmişti. Kölelik kurumu latifundiaları işlemek için gerekliydi ve mülkiyetin esas dayanağını etkinleştiriyordu.

Standart mantık, Endüstri Devrimi ile beraber aklın rant dışı kaynaklardan meta üretimini zorunlu kılmasına maruz kaldı. Dolayısıyla Aydınlanma'dan edinilen kazanımlar, topluma yaklaşımı ve bireyi dönüştürdü:

Romalılarda —–> Toprak ——> Yönetilmesi gereken alan

iken,

Aydınlanma ile —–> Akıl/İnsan —–> Düşünmeye zorlanması gereken

halini aldı. Rousseau'nun fikirlerinin bir kısmına özünü veren ve insanı özgürlüğü için temelde sorumluluk alması gereken bir canlıya dönüştüren yeni kurguyu ortaya çıkardı.

Aydınlanma Çağı sonrası dönemde köleliği deneyimleyen Afroamerikalı toplumun sorunlarının çözümü için bulduğu amaç oldukça nettir: Kamusal alanda söz sahibi olmak gereklidir. Bu durumda NBA yıldızı olmak, aktör, ABD Başkanı veya bir başka ekran yüzü haline gelmekse toplumun amacına hizmet eder.

Türkiye'deyse sorunları çözmek için yeterli motivasyonun kimde olduğu büyük bir muammadır. Gençler olarak tanımladığımız grubun sorunları çözme zahmetine girişmesi için sıkıntıları doğru tanımlaması ve akıl yürütebilmesi gerekir.

Beceriler


ABD'de kamusal akıl, insanları sisteme dahil edip onu sorumluluk almaya davet eder. Toplum böylelikle kusurlu da olsa gelişime açık, tasarlanmış bir hayatı hem kurar hem de yaşar.

Türkiye'de ise aklın yalnızca sayısal alana sıkıştığını görebiliriz. Sözel dünyanın ürettiği yeni ekran yüzleri en basit mantık süreçlerini dahi işletmekten aciz kalır. Bir adım ileri atınca Türkiye'de sözel alanda icra edilen hemen her tartışmanın bulanık bir suda zemine bakmaya çalışmaktan ibaret olduğunu görürüz.

Akıl doğrultusunda tasarlanmış ortam toplumun örgütlenebilme becerisini kamçılar. Türkiye'de ise kimliksizleşmiş, bağ kurabileceği herhangi güncel kahramanı veya ekran yüzü olmayan motivasyonsuz Türk gençliği ise edilgen kalır.

Yaşananlar göç için gereken şartları hazırlasa da bunu tetikleyecek unsur için Machiavelli'nin Prens eserine dönmemiz gerekir.

Hükümdar tebaasının malına dokunmaktan kaçınmalıdır; çünkü babalarını kaybetse umursamayacak insanlar babalarından kalan malı kaybetmeyi unutmazlar.

Yeni dünya paranın sanallaştığı bir uzaydır. Burada esas olan bir malın elde tutulması değil, paranın artırılabilmesi ve yeni metalara sahip olunabilmesidir. Bu kalemlerin yerine getirilememesi modern insanı tetikler.

Diyalog

Afroamerikalı toplumun 1960'larla beraber başlattığı hareketin gücü, Martin Luther King ve Ali gibi kahramanlarının diyalog kurma becerisinde yatıyordu.

Doğru kişiler tarafından sürdürüldüğünde diyaloğun şiir, roman veya hikaye gibi yazı türlerinden kuvvetli olduğunu görürüz. Çeşitli anlatım türlerinin icracılarının "konuya" gelebilmesi için zemin hazırlama (set the scene) ihtiyaçları anlatılarını yavaşlatır ve mesajı ekseriyetle duygulanıma yükler.

MLK'nin ve Ali'nin toplumu düşünmeye zorlayan diyalogları sayesinde 70'lerden itibaren Afroamerikalı gençler kendilerini tüm spor dallarında iyiden iyiye göstermiştir. Çığ gibi büyüyen ekranın gücü de kendisini besleyen mekanizmayı oluşturmuştur.

Bill Russell'ı, Wilt Chamberlain'i ve Oscar Robertson'ı izleyenler Kareem Abdul-Jabbar ve Julius Erving olmuştur. Bu isimleri izleyen Magic Johnson gibilerse Michael Jordan'a zemin hazırlamıştır. Kobe Bryant ve Allen Iverson gibilerin enerjisi LeBron James'de vücut bulmuştur.

Avrupalı yıldızlardan Antetokounmpo'nun basketbola başlaması ve Doncic'in Kobe ve LeBron'u idol olarak görmesi dahi bu etkin geri besleme düzeneğinin sonucudur.



Göç Neden Tetiklenir?


Beyin ölümüne giden toplumlarda halkın geniş kesitleri arasında yaşanan diyalogsuzluk ekonomik sorunlarla birleşip hedefsizliğe dönüşünce göç kaçınılmaz bir sonuçtur. Gelgelelim problemi tanımlayan beyanın özü Türkiye'de bireyin sesini duyuramamasını, mantığın değersizleşmesini de içermelidir.

Afroamerikalılar kendilerini NBA'in sürükleyicisi konumuna taşıyabildi çünkü ABD, yapısındaki bütün problemlere rağmen yurttaşlarını üzerine çalışmaya teşvik eden bir idealler bütününü vaat ediyordu. Nitekim Abraham Lincoln'ün 1863 Gettysburg konuşması da bunu işaret eder.

Fortune 500 – 2017 verileri de bu fenomeni destekler: ABD'nin en değerli 500 şirketinin %43'ü 1. veya 2. kuşak göçmenler tarafından kurulmuştur. Benzer şekilde 500 şirketin %11.6'sının CEO'su ABD dışında doğan kimselerdir.

Ne Eksik Ne Tamız


Almanya, Hollanda, Kanada, İsveç, ABD ve benzeri ülkelerin nitelikli insan ihtiyacının hatırı sayılır bölümü ülkemizdeki mühendislik, tıp veya bir başka sayısal alandan, mantığın henüz bu diyarları terk etmediği bölgeden yetişmiş kimselerin gerçekleştirdiği göçle karşılanmaktadır.

Gelgelelim buradaki hadise davranışsal olarak bir vergi göçü veya finansman değişimi olarak da adlandırılmalıdır.

Meslek erbabı kimseler ödedikleri vergilerle emeklilerin bakıldığı, yurttaşlara hizmet götürülen bir yapıyı fonlarlar. Ticaret, edinilen her bir mülk, işçilik ve yapılan yatırım da bu başlığa girer.

İnsanların ülkeden göçü evrimsel gözle incelendiğinde bu zincirin içinde yer almayı reddetmekten ibarettir.

Kişiler akıl doğrultusunda idare edilmeyen, sesini duyuramadıkları bir ekosistemi fonlamaktansa içinde yer alma zahmetine değecek yeni bir ortamı finanse etmeyi seçerler. Böylece yeni Hollandalılar oluşur.

Nitekim Uğur Mumcu gibi elle tutulur kahramanlar üretemeyen sisteme bakış açısı ancak bu olabilir: İnsanların çoğu gerçekten idealleri olduğu için değil, başka seçenek görmedikleri için göçerler.



Sonuç – Buraya Kadar Her Şey Yolunda


Afroamerikalıların başarı hikayeleri size, Anadolu'dan gelip İstanbul'un boş olduğu dönemde arsa çeviren kimselerin hikayesinden daha etkileyici geliyorsa bunun sebebi özgür atalarımızın esaret altındaki çocukları olmamızdan kaynaklanmaktadır.

Hayatın nasıl yaşanması gerektiğine dair sorular sorduğunuzda yalnızlaşırsınız. Nitekim Sokrates'in binlerce yıl önce sorduğu soruların aciliyeti buradan anlaşılır: Gençlik ikiyüzlülüğe her zaman tepkilidir, pragmatik olmak adına söylenen yalanları tolere edemez.

Entelektüel olarak dürüst bir yaşama ihtiyacımız var. İzlenme kaygısı ile sevilme beklentisi içindekilere değil, yalnızlığını toplum içinde çekmiş ve halen çekmekte olanlara ihtiyacımız var.

Filozof ve romancı Tzevetan Todorov'un Anlatıbilim'e (Narrative Theory) getirdiği yaklaşım Eşitlik Teoremi idi. Buna göre anlatının başında Dünya nötr, denge pozisyondadır. Stabilite bozucu etkiye maruz kalır, kahramanlar bozulanı onarır ve birlik, denge tekrar sağlanır.

Bize semavi dinlerden miras kalan bu anlatı tarzı günümüzde işlevsizleşmiştir. Nitekim sizin denge noktanız, bir başkasının bozucu noktasıdır. Yaşadığımız problemlerin çoğu, bulunduğumuz ekosistemin döngüsel olarak ekonomik buhranları, politik sıkışmaları tekrar etmesindendir.

Bu yazının özüyle ilgili problem de okuduğunuz metnin 2022'ye değil, ufak güncellemeler dışında 2015'e ait olmasıdır. Özneler güncellense dahi anlatı aynı kalabilmiştir ve bu, paradoksun kanıtıdır.

Vaat ettiği idealler doğrultusunda yaptığı ilk sözleşmeye uymayan toplumların temel paradoksu budur. 90'ların sert ve eleştirel filmlerinden La Haine'in Fransa için aktardıkları da bundan farksızdır.

La Haine, elli katlı bir binadan düşen bir adamın hikayesidir:

Adam kendini rahatlatmak için her katı geçtiğinde şöyle dermiş;

Buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda.

Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır...



Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021
Julya YalenchkaBiA
#116 · 4 yıl önce
Alıntı yapılan: BiA - 06.06.2022 10:23

Anasayfa                        Haberler                        İş Başvuruları                        Programlar                        Reklamlar



Celtics Jayson Tatum'ın playoff'un ilk maçında attığı son saniye basketini kutlarken hiç umulmadık bir takım arkadaşı göze çarpıyordu.

Yeşil-Beyaz giyinen Boston oyuncularının arasında Matt Ryan, siyah kapşonlusu ve pantolonuyla ayrışıyordu. Çift yönlü kontratla takıma dahil olan Ryan, playofflar'da bu sebepten dolayı oynayamasa da yaşanan deneyimin her anına şahit olma hakkına sahipti. Onun için Tatum'ın Nets'e attığı son saniye basketi, bir doğum günü sürprizi olmuştu.

32 dişi ile gülen Ryan, Tatum'a sarıldı ve onu havaya kaldırıp yere indirdi. Sonrasında arkadaşları Tatum'a nasıl bu kadar çabuk ulaştığını sorduğunda Ryan, başlangıç pozisyonundan yararlandığını söyledi. Maçın son pozisyonunu baseline'ın sağ kenarından izleyen Ryan, Tatum'a ulaşmak için en direkt rotaya sahip isimdi.

Ryan için orada, TD Garden'da, Celticsli takım arkadaşlarıyla bulunmak bile harikaydı.

Takım, Ryan'ın 1 yıl önce çalıştığı mezarlıktan 200 mil uzakta oynuyordu maçlarını.

5 yıllık süreçte 3 farklı kolejde okuyan ve bu süreçte 7.9 sayı ortalaması tutturan Ryan, en garip şampiyonluk yüzüklerinden birine doğru yol alıyor. Kontrat durumu maçlarda oynamasına izin vermese de Ryan'ın dışarıdan gözüktüğü gibi Boston'daki en mutlu adam olmak için birçok sebebi var. Basketbol kariyerinin ilk yılı, onu mezarlıktan NBA Finalleri'ne taşıdı.

"Kendi hikayem gibi bir hikaye duymadım." diyor Ryan. "Aklım almıyor. Bunları yaşadığıma inanamıyorum ancak yaşadım."

Mezarlıkta çalışmanın en zor kısmı havanın soğukluydu.

Ryan, St. Joseph'in mezarlığında çalışmaya başladığında hava buz gibiydi. İşe başladığı 2021 Mart ayında Ryan, sabah 7'de işte olmak için evinden 40 dakika önceden çıkmak zorundaydı. İlk birkaç haftasında mezarlıkta Noel'den biriken karları temizliyordu.

"8 kat giyiniyordum." diyor Ryan.

Hava sıcakladıkça Ryan'ın görevleri de değişti. Çimenleri biçti. Yaprakları temizledi, belli bölgelere tohum ekti ve mezarların yanına taze topraklar götürdü. Ryan'ın patronu Frank Dietrich, 2 metre boyundaki yeni çalışanını kullanmanın yollarını buldu.

"Boyu kesinlikle çok iyi geldi." diyor Dietrich. "Bazen yerden çok yüksekte olan dallar oluyordu ve hemen Ryan'ı çağırıyorduk. Burada çalışan bazı insanlar kısa, gerçekten çok kısa."

Ryan, kolejden sonra masabaşı bir işi kovalayabilirdi. New York'ta bağlantıları ve Vanderbilt'ten ekonomi diploması vardı. O sadece profesyonel basketbol kariyeri hayalinden vazgeçmek istememişti. Yine de paraya ihtiyacı vardı. Dietrich, Ryan'a basketbolla ilgili herhangi bir fırsat çıktığında mesaiden gidebilmesi açısından özgürlük tanımıştı. Bazı geceler mezarlıktan ayrıldıktan sonra ekstra para kazanabilmek için DoorDash ve UberEats'te de çalıştı. Aynı zamanda halk düzeyinde bir basketbol takımının koçluğunu yaptı.

"Üniversiteden yeni mezun olmuştum, hiçbir şeyim yoktu." diyor Ryan.

Pandemi yüzünden hayatın durması, Ryan'ın seçeneklerini de azaltmıştı. Birçok NBA takımıyla deneme çalışmasına çıkmayı düşünürken bu eşsiz durum, bütün hepsini sildi. NBA, Ryan gibi oyuncular için kendilerini gösterme fırsatı olan Yaz Ligi'ni de iptal etti. 2020 Mart ayında dünya durduğunda Ryan, Tennesse'de okulunu bitiriyordu.

"Antrenman salonumuz kapatılmıştı. Ben ne mi yaptım? Walmart'a gittim. Pota satın aldım ve onu apartmanımın park yerine kurdum, orada 2 ay geçirdim." diyor Ryan.

Ryan her ne kadar profesyonel basketbolcu olmayı çok istese de yaşanan bu ulusal kriz, bu durumun hemen olmasını engellemişti. G Leage, ESPN'in Bay Lake'teki spor kompleksinde kısaltılmış bir sezon düzenledi ancak 15.4 sayı ortalaması tutturduğu son üniversite yılı, Ryan'ın davet edilmesini sağlayamamıştı.

"Oraya girebilmem imkansızdı." diyor Ryan.

Böylece Ryan beklemeye başladı. Garip başlayan basketbol kariyeri, gelecek basketbol kariyeri hakkında da ipuçları verecekti. Onun için hiçbir şey kolay olmadı. Notre Dame'da umut verici bir ilk sene geçirdikten sonra 2. senesinde dakikaları kesildi. Oradaki koçu Mike Brey ile hala konuştuğunu söylese de Ryan, NBA'e girebilmek için olan şansını arttıracağını düşünerek Notre Dame'dan ayrılmaya karar verdi. Vanderbilt'te transfer kuralları gereği 1 yıl kenarda oturduktan sonra ikinci senesinde Aaron Nesmith'in yanında 8.1 sayı ortalaması tutturdu. O sezondan sonra okul, koç Bryce Drew'i kovdu.

"Bir daha transfer olmam gerektiğini düşündüm. Bunu istemiyordum ancak önüme sunulan durum buydu. Ben de sonrasında Wisconsin yerine Chattanooga'yı seçtim." diyor Ryan.

Ryan, Chattanooga'daki tek senesinde sayı ortalamasını ikiye katladı. 33 maçta 88 üçlük isabeti buldu, bazı yetenek avcıları onun fiziği ve şutunu beğenmişti. Yine de NBA radarından çok uzaktaydı. Sam Vecenie'nin 2020 Draftının en potansiyelli 100 oyuncusu listesinde yer almadı. Ryan'ın kariyeri, yurtdışında başlayacak gibiydi.

Tabii ki de pandeminin hedeflerine olan etkisini beklemiyordu. Ulaşmak istediği kariyer ertelenince Ryan, hazır olmak için kendi kendine çalışmaya devam etti. Dietrich, Ryan'ın her gün mezarlığa spor çantası ile geldiğini söylüyor. Bütün gün çalıştıktan sonra Ryan, yerel bir spor salonunda antrenman yapıyordu. Kendi söylediğine göre her gün 4 saat.

"O zamanlar çok zordu. Ne zaman tekrar oynayacağımı bilmeden spor salonuna gitmek çok zordu." diyor Ryan.

Şut yeteneği, Ryan'ın kendisine olan inancını kaybetmesini engelliyordu.

Bir şansı olduğunu düşünüyordu.

Ekstra motivasyon olması için Brad Stevens'ın kenarda oturup onu izlediğini hayal ediyordu. Herhangi bir koç ya da menajerin değil, eninde sonunda patronu olacak kişinin.

"Oydu. Son yılların en öne çıkan koçlarından biriydi. En etkileyici basketbol akıllarından birine sahipti. Büyürken de hep Celtics'in bir parçası olmayı istemiştim. New York'lu olsam da Celtics'te beni çeken bir şey vardı. O zamanlar Stevens, Celtics'in koçuydu, şimdi genel menajeri. Eğer her gün spor salonunda mücadele etmek için ekstra motivasyona ihtiyaç duyuyorsam Brad Stevens'ı da orada hayal ediyordum. Gittikçe geliştim çünkü çok çalıştım. Fırsat geldiğinde de bundan dolayı hazırdım." diyor Ryan.

Barclays Center'daki Celtics soyunma odasının yakınlarında Jason Terry, Ryan'a seslendi.

"Matty Ice!" diye bağırdı Ryan'ın o sezonun başında G League'teki koçu Terry.

Celtics, ilk turda Kevin Durant ve Brooklyn Nets'i süpürmüştü. Ryan, Terry'e sarılırken Celtics'in Doğu Konferansı'ndan çıkmak için 2 seri daha kazanması gerekiyordu. Yine de Terry, geleceği görebiliyordu.

"Finallere gideceksiniz. Keyfini çıkar." dedi Terry.

Ryan'ın Celtics'in yolcuğundan minnettar olduğuna dair bir şüphe yok. Her maçtaki hareketlerinden belli. Takımın enerji verici isimlerinden biri olması kısa sürmüştü. Oynayamayacağını bile bile takım arkadaşlarına o coşkuyu yansıtmak istiyordu. Normal kıyafetlerle orada bulunsa bile maç öncesi şut antrenmanlarında Marcus Smart'ın şutlarına el gösteriyor, ona maçtaymış hissini yaşatıyordu. Maçtan önceki kadro tanıtımlarında Jaylen Brown'ın ismi okunduktan sonra karnına hafif bir şekilde vuruyor ve "Hadi!" diye bağırıyordu. Ryan, Celtics oyuncularının daha fazla alevlenmesi için her şeyi yapıyordu.

"Aksi halde sadece orada durur, ısınma hareketleri yapar ve hiçbir etkim olmazdı. Ben de 'Yardım edebilecek bir yol bulmalıyım' dedim. Her gün çok sıkı çalışıyoruz. Maç saati geldiğinde orada -amigo grubu gibi demek istemiyorum ama- sahaya çıkan takım arkadaşlarımıza olabildiğince enerji ve pozitiflik aktarmaya çalışıyoruz." diyor Ryan.

Büyük anlardan sonra, Tatum'ın maç kazandıran basketi gibi, Ryan herkesten fazla coşkulu oluyor. Ufak şeylerden mutluluk da çıkarabiliyor: Uçak yolculuklarındaki UNO oyunları, takım arkadaşlarıyla akşam yemeği, lüks takım otellerinde geçirilen zamanlar... Playoff fikstürü Ryan'ın takım arkadaşlarının yorucu antrenmanları nasıl yaptığını görmesini engellese de Ryan; Tatum'ın, Brown'ın, Smart'ın ve Horford'ın sezon arasında neler yapacağını görmek için istekli. Aynı zamanda bu süreçte Ryan, hepsinin her gün nasıl tamamen işlerine odaklı olduğunu görme fırsatı da yakalıyor.

"İşin mental tarafı yönünde bana en çok şey katan olay, maç tekrarlarını izlerken onların birbirlerine nasıl bağlı olduğunu görmek oldu. Maç içinde Al'ın konuşmaları da önemli yer tutuyor. Biz ya da rakip takım bir seri yapıyor diyelim, o her zaman 'Arkadaşlar, mücadeleye devam edin, odağınızı kaybetmeyin' tarzı cümleler kuruyor. Eğer bir seri yakalamışsak ve mola almışlarsa onu 'Moladan seriyle dönmelerine izin vermeyelim, bir mola daha almaya zorlayalım, momentumu koruyalım' derken buluyorsunuz. O, her zaman takımdakilerin odağını sabit tutmaya ve sakinleştirmeye çalışıyor. Bunu tecrübe etmek inanılmazdı." diyor Ryan.

Geçtiğimiz yaz Ryan, böyle bir fırsatı hayal bile edemezdi. Profesyonel basketboldan ayrı geçen bir senenin ardından Ryan, kariyerine Avrupa ya da Avustralya'da başlama düşüncesine inanmaya başlamıştı.

2021 NBA Yaz Ligi'nden 1 hafta kadar önce Cavaliers, takımlarında oynayacak bir şutöre ihtiyaçları olduğunu söyleyerek Ryan'a bir şans verdi. 4 maçta sadece 68 dakika sahada kalan Ryan, 11.3 sayı ortalaması tutturdu ve 27 üçlük denemesinin 13'ünde isabeti buldu. Bu, Ryan için en baş döndürücü sezonun başlangıcı olacaktı. Nuggets ile antrenman kampı için imzaladı ancak normal sezon başlamadan serbest bırakıldı. Grand Rapids Gold formasıyla G League'de forma giydi, sonrasında ise 2022 ABD Milli Takımı için Dünya Kupası Elemeleri'ne katıldı. Takas dönemi bittikten sonra kadrosunda 5 boş yer bulunan Celtics, Sam Hauser'ı tam zamanlı bir NBA oyuncusu yaptı. Bu da onlara çift yönlü kontrat imzalama imkanı verdi. 28 Şubat'ta Ryan'ı kadrosuna katan Celtics, playoff yolculuğu öncesi ona büyük bir tecrübe yaşama imkanı veriyordu.

Ryan, hala şansına inanamıyor.

"5 senede 3 farklı kolej. Bir buçuk yıl boyunca basketboldan uzak kalmak ve sonrasında yüzük kazanmak mı? Bu resmen delilik. Bu durumun tamamen tersine kendimi hazırlamıştım. Kimsenin bilmediği liglerde oynamaya hazırdım. Bilmiyorum. Domino taşları bu sene öyle bir düştü ki... Bir Tanrı olduğunu hissettiriyor." diyor Ryan.

Ryan, Celtics formasıyla sadece bir maça çıktı. Normal sezonun son maçında Celtics, Grizzlies'i 139-110 mağlup ederken Ryan, 5 şut denedi. Bunların hepsi üç sayılık atışlardı. İlk 4'ünü kaçırsa da 5.'sinde isabeti bulan Ryan, Boston bençinde büyük bir kutlamaya yol açtı. Takım arkadaşları, Ryan'ın o an NBA kariyerindeki ilk sayılarını bulduğunun farkındaydı.

Ryan, bu sayıların son sayıları olacağına inanmıyor. NBA çevresinde geçirdiği sürenin ardından katkı verebileceğine olan inancı tam. Bu fırsatın ne zaman geleceği ya da nereden geleceğini bilmese de şu anda inanılmaz bir playoff yolculuğunun tadını çıkarmakla meşgul. 1 yıldan az bir süre önce mezarlıkta çalışıyorken şu anda hayallerini yaşıyor.

"1 yıl öncesi ve şu an arasındaki fark bence en inanılmaz şey. Nasıl biterse bitsin bu yılı hayatımın en iyi yılı olarak hatırlayacağım."

Tüm Hakları Saklıdır ©? Vice News, 2021