İçeriğe geç

Mitolojik Hikayeler ve Efsaneler

+8 30 yanıt 570 görüntülenme Açan venceremos ·

/// Yalnız IC mesajlar Yalnız görselli ve [ic] mesajlar, karakter adıyla. OOC konuşmalar gizli. Bulunduğun yerden ileri doğru.

venceremos
#0 · 6 yıl önce
Mitolojik hikayelere ve efsanelere ilgisi olan arkadaşlarla bu başlık altında buluşalım. Bir hikaye değil de bir kelimenin kökeninden bahsedeceğim bugün sizlere.

Porselen Kelimesi Nereden Geliyor?


Domuz, antik Yunan, Roma ve Germen uygarlıklarında şans getiren bir hayvan ve sembol olarak kabul edilirdi. Domuz sürüsüne sahip olanlar da,  varlıklı kabul edilirdi.  Domuzun latincesi ise "porcus"dur. Hediye olarak sadece gerçeği değil, küçük topraktan pişmiş olanları da gayet makbuldü. Bu durumda domuz değil domuzcuk oldukları için de, porcusun küçültme hali olan porcellino kullanılmıştır. Bu pişmiş topraktan üretilen domuzcukların Latince ismi, günümüzde tüm dünyada porselen olarak yüksek kalitede pişmiş toprak ürünleri için kullanılmaktadır. Porselen derken, aslında 'domuzcuk'  demiş oluyoruz. Küçük domuz figürleri de günümüz Avrupa ülkelerinin çoğunda şansın ve bereketin sembolü olarak kullanılır. Örneğin kumbaralar domuz şeklindedir. 
venceremos
#19 · 6 yıl önce
@Renesmee ve @Dexter 'a destekleri ve ilgileri için minnettarım.

Kral Midas'ın eşek kulaklarından bahsedeceğim size bu efsanede.

Midas'ın Kulakları Eşek Kulağı


 Midas'ın sarayında gerçekleştirdiği bir eğlence sırasında Çobanların ve Ormanların Tanrısı Pan flütüyle orada bulunan insanlara müzik ziyafeti çekmektedir. Şaraplar içildikçe güzel ezgiler eşliğinde kafalar da güzelleşirken Kral Midas, sahip olduklarıyla övünerek kibirleniyormuş. Güneş ve Müziğin Tanrısı Apollon'un, Pan'dan daha güzel müzik yapamayacağını da söyleyince etrafındakiler onu bu şekilde konuşmaması için uyarmış çünkü herkes Apollon'a şirk koşanların akibetini çok iyi biliyormuş ancak kral bu durumu umursamayarak Apollon'dan karşısına çıkmasını istemiş. Herkesin şaşkın bakışları arasında öfkeli bir şekilde Apollon, bir anda Midas'ın karşısında belirmiş. Midas, Apollon'a müzikte o kadar çok iddalıysa eğer Pan ile yarışmasını ve ondan yeteneğini herkese ispat etmesini istemiş. Bütün bu olanları korkulu gözlerle izleyen Pan Tanrı olmasına rağmen Apollon'dan korkuyormuş ve bu talebi Apollon kabul etmiş ve yarışma başlamış. Kazananı açıklayacak jüride Midas, baş yargıçmış ve yarışma başlamış Apollon'un lirinden dökülen ezgiler herkesi büyülemiş ve tam sonuç açıklanacakken Midas bir anda kalkarak kazananın Pan olduğunu duyurmuş. Bu adaletsiz karara Apollon bir hayli sinirlenmiş ve Midas'a dönerek ''Müziğin iyisinden anlamayan kulak insan kulağı olamaz, sana eşek kulağı yakışır.'' diyerek onu cezalandırmaya karar verip salonu terk etmiş. 


Ertesi gün uykudan uyanan Midas kulaklarının üzerinde bir çift eşek kulağını görünce dehşete kapılmıştır. Bu halde halkın arasına çıkamayacağından berberini saraya çağırmıştır. Kulaklarının görünmemesi için berberine bir peruk yapmasını söyler ve bu durumu herhangi birine söylerse onu öldüreceğini de ekler, bu durumdan korkan berber hayatı için sessiz kalmaya mecbur kalmıştır. Söylentiler, dedikodular yayıldıkça berberin tutmaya mecbur olduğu bu hayati sır da günden güne berbere ağır gelmektedir. Bu sırrı saklamaya daha fazla dayanamayan berber kimseye söyleyemeyeceğinden bir kuyuya (veya kazmış olduğu bir çukura) haykırmaya karar vererek ''Midas'ın kulakları eşek kulağı! Midas'ın kulakları eşek kulağı!'' diye bağırmıştır. Ancak kuyunun yanındaki kamışların rüzgarla birleşerek yankı yapan bu sesi yayabileceğini düşünememiştir. Böylece bu büyük sır herkes tarafından öğrenilip alay konusu haline gelince Midas kulaklarını kestirmeye karar verir ve kestirir, ancak kulakları tekrar uzar ve daha kötü bir hale bürünür. Kral Midas bu kulaklarla baş edemeyeceğini anlayınca Tanrıya yalvarmaya başlar. Tanrı da bu yakarışa cevap verir ve onu affeder, ancak canını almak şartıyla. Sonra da kimse görmeden onu mezara gömer.


venceremos
#9 · 6 yıl önce
Erlik Han ayrıca Türk mitolojisinden Marvel çizgi romanlarına konu olan tek karakterdir. Aşağıda Doctor Strange ile bir kapak görseli yer almaktadır.

akaWarfare
#23 · 6 yıl önce
Kamlar ile ilgili hikaye & efsanelere başlamadan önce onlar hakkında bilgilendirmek istedim.

Kam ve Kam davulu



KAM





Kam kelimesi, Türk, Altay ve Moğol halk kültüründe büyücü din adamı, topluluklarda doğaüstü güçlerle iletişime geçtiğine inanılan din adamı olarak adlandırılır. Ayrıca şamanlar için "Toyun" kelimesi de kullanılır, efendi / sahip anlamı taşımaktadır. İki tür kam vardır. Nom ve kam. Nomların Kamları bilgileriyle mağlup ettiklerinden bahsedilir.

Akkam (Aktoyun): İyi Ruhlarla iletişime geçtiğine inanılan şaman.
Karakam (Karatoyun): Kötü Ruhlarla iletişime geçtiğine inanılan şaman.


                    Kamın görevlerinden bahsedecek olursak; ruhlarla irtibat kurabilir, dualarıyla hastaları sağaltabilir ve törenlerle kötü ruhları kovabilir. Aynı zamanda büyücü ve hekimdir. Değişik ritüelleri / ayinleri yerine getirir. İnanışa göre Tanrı ilk şamanı yarattığında onun evinin önüne sekiz dallı bir ağaç dikmiştir. Bu nedenle her şaman kendisini temsil eden bir ağaç diker. Bu ağaca "Turuğ" adı verilir.  Rivayete göre Tanrı Ülgen ilk şamana "Senin adın bundan böyle Kam olacak" diyerek adını vermiştir.  Gök Tanrı tarafından bu göreve getirildiğine ve üstün güçlerle donatıldığına ve ruhlar alemi ile insanlar arasında aracı olduğuna, bazı gizli bilgiler taşıdığına inanılır. Şaman kendi özel yöntemiyle ulaştığı coşa (vecd) yani kendinden geçme halinde, ruhunun göklere yükselmek, yeraltına inmek ve oralarda dolaşmak gibi yetenekleri bulunur. Coşku halinde ruhlarla iletişim kurar. Bu coşkuya ulaşabilmek için müzik ve ritim büyük öneme sahiptir. Dans ederek kendinden geçer. Maddi dünya ile olan bağlar zihnen kopar. Bu aslında bir çeşit delilik halidir. Bütün kamların çok derin sezgileri, geniş düş güçleri vardır. Derin bir coşkunluğa kapılarak kendinden geçer. Gökleri ve uzayı, yeraltı dünyasını gezdiğine, ruhları gördüğüne, bütün gizli alemleri dolaştığına inanılır. Şaman ruhları egemenliği altına alarak, ölüler, doğa ruhları ve şeytanlarla ilişki kurar. Şaman, gerektiğinde yardımcı ruhları dünyanın her yanına dağılmış olsalar bile olsalar çağırabilir. Bu çağrıyı davul veya tefini çalarak yapar. Şamanizmde tanrı-doğa-insan arasında sürüp giden ve hiç kopmayan bir bağlantının bulunduğu öngörülür.


Kamlar ile ilgili bazı kelimeler:

Coşa: Coşa, Şamanın kendinden geçmesidir. Vecd, trans hali. Şamanların, evliyaların yaşayabileceği bir deneyimdir. Maddi dünya ile olan bağlar kopar. Deliliğin geçici bir türü olarak dahi görülebilir. Müzik ve ritim ile sağlanır.

Turuğ:Tanrı ilk şamanı yarattığında onun evinin önüne sekiz dallı bir ağaç dikmiştir. Bu nedenle her şaman kendisini temsil eden bir ağaç diker. Bu ağaca "Turuğ" adı verilir.

Emegey:Altay şamanizminde ve halk inancında şaman ruhudur. "Emeget" veya "Emeket" de denir. Şamanın varlığında kök salar. Kel ve parmak kadardır. Bu ruh olmadan şaman olunamaz. Şamana yol gösterir. Şaman öldüğünde kuş görüntüsünde dışarı çıkar. Şamanın mezarının yanında veya üstünde büyüyen ağacının üzerinde mezarın saygınlığını ve temizliğini korur.

Keltegey:Altay şamanizminde Kam'ın (şamanın) koruyucu ruhudur. Keleni olarak da söylenir. Şaman kaçan ruhları geri getirmesi için Keleni'yi gönderir.




KAM DAVULU(TÜNGÜR)





Bir kamın vazgeçilmez kutsal çalgısı davuldur. Türk kamlarının ritüellerde kullandığı davulun ismi Tüngür'dür. Bu iletimde birazda tüngürden bahsedeceğim. Ayrıca Altay kamların obru dedikleri bir de tokmak vardır. Bu tokmak tıpkı davul gibi kutsal kayın ağacından yapılır.

                    Şamanlıkta coşa; insanlar ve ruhlar arasındaki bağlantıyı kurmak için kamlar tarafından icra edilmesi gereken en önemli ritüeldir. Bir kamın coşa tekniği uygulamasında kullandığı başlıca enstürman tüngür dediğimiz kam davuludur. Tüngürü bir kamın kullanması gerekir. Tüngür olmadan da coşa yapan Türk kamlarda vardır. Örneğin kam olan Kırgızlar, Lebed Tatarları ve bazı Saka boyları da ok ve asa ile coşa gerçekleştirebilirler. Türk kam davullarının yapısı hemen hemen aynıdır ve geçmişten gelen sembolleri barındırır, bu semboller atalarımızın mesajlarını iletmektedir. Tüngür insanların isteklerini ruhlara ileten, öteki alemin iradesini de insanlara çattıran  tek kutsal enstürman olarak algılanır. Tüngür şamanın manevi eşidir.


Tüngürün üstünde bulunan figürler:





1. Yer ile gök arasındaki bağlantıyı kurar. Dünya'yı 2 parçaya, bu çizgiyle çakışık çizgi ile toplamda 4 parçaya böler.
2. Yer ile gök arasına girmiş çelik.
3. Uçmağ, ölenlerin gittiği bugün ki manada Cennet.
4. Yer altı alemi ve Kızıl Tamunun efendisi Erlik Han'ın söz sahibi olduğu kötülükler alemi.
5. Gök 17 kattır, kam buraya ancak bir kurban ve ruh aracılığıyla çıkar. Atlar Gök-Tanrı inancında en önemli kurbandır. Ayrıca ruhları gök alemine atların çıkardığına inanılır.
6. Türklerde kuşlar kutsaldır. Yine gök alemi ile yer arasında bağlantı kurabilen canlılar olarak anılır. Kuşlar kamlara yardımcı olur.
7. Geyikler, Gök-Tanrı inancında kutsal canlılardır. Yine kamın en önemli kurbanlarındandır.
8. 3 çizgi, eğer ağacın altındaysa dağ demektir. Eğer gök alemine yakınsa gök kuşağı olduğu var sayılır. Burada bulunan üç çizgi, dağ ve üstünde bulunan ağaç da yaşam ağacı.
9. Burada kama yardımcı ruhlar bulunuyor. Eğer 7 insan varsa Tanrı Ülgen'in kızlarıdır. Kamlara yardımcı ruhlar burada yer alır.
10. Gök alemi, Tanrı Ülgen'in oturduğu yer. Burada ay, güneş ve yıldızlar vardır.
11. Gök alemi, Tanrı Ülgen'in oturduğu yer. Burada ay, güneş ve yıldızlar vardır.




Sanıskan közi sekte, kanı közi kazanda. - Saksağanın gözü leşte, Kâmın gözü kazanda.
venceremos
#24 · 6 yıl önce
Ergenekon Destanı


Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.
Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki:
"Türkler'e hile yapmazsak halimiz yaman olur !"
Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler,
"Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar" deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.
O çağda Türkler'in başında İl Kagan vardı. İl Kagan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: "Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım." Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.
Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.
Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye "ERGENEKON" dediler.
Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.
Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki:
"Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım."
Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki:
"Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir."
Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı'nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.
Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.
Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türkler'in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.
Ergenekon'dan çıktıklarında Türkler'in kaganı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler göderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına gire. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine'yi kagan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti'ni dört bir yana egemen kıldılar.
Türk Beğleri, Ergenekon'dan Çıkış Gününü Kızgın Demir Döğerek Kutluyorlar.
XIV
#25 · 6 yıl önce
Alıntı yapılan: venceremos - 10.04.2020 20:09
Ergenekon Destanı


Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.
Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki:
"Türkler'e hile yapmazsak halimiz yaman olur !"
Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler,
"Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar" deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.
O çağda Türkler'in başında İl Kagan vardı. İl Kagan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: "Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım." Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.
Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.
Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye "ERGENEKON" dediler.
Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.
Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki:
"Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım."
Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki:
"Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir."
Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı'nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.
Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.
Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türkler'in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.
Ergenekon'dan çıktıklarında Türkler'in kaganı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler göderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına gire. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine'yi kagan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti'ni dört bir yana egemen kıldılar.
Türk Beğleri, Ergenekon'dan Çıkış Gününü Kızgın Demir Döğerek Kutluyorlar.


İşte bu okunmalı.
Snezhana ValachiRenesmee
#16 · 6 yıl önce
Degei


Degei, Dengei Fiji halkının inanışında Kauvadra tepelerinde yaşayan bir yılan tanrının adıdır. Fiji halkının inandığı en büyük tanrılardan biridir. Fiji adalarının ve adalarda yaşayan tüm erkeklerin yaratıcısı olduğuna inanılıyor. O, insanları öldüklerinde ruhları yargılayan ve öbür dünyada nereye taşınacaklarına karar veren kişidir. Bir insan öldüğünde ruhu güneşli dünyadan sisli ve soğuk ölüler diyarına gider ve orada Degei tarafından sorguya çekilir. Uzun tırnaklarından tanınan tembel insanlar cezalandırılır, çalışkan ve üretken olanlar ödüllendirilir.

Fiji mitolojisinde ilk insanlar: Efsaneye göre, başlangıçta her yerde sadece su ve alacakaranlık vardı ve sadece bir ada vardı, dünyanın kenarında bir yerde yüzen ve gündoğumu sırasında görülebilen Tanrıların adası. Degei yalnızdı ve yaşayan tek canlı Turukawa adlı dişi şahindi. Turukawa konuşamıyordu ve yaptığı tek şey, bir yuva oluşturmak için yaprak ve ot toplayarak Dünya'nın etrafında uçmaktı. Ve sonunda iki yumurtası oldu. Büyük Tanrı Degei iki yumurtayı evine götürdü, burada onlar için bir yatak yaptı ve onları vücudu ile sıcak tuttu. Yumurtalardan iki küçük insan çıktı, onlar onun çocuklarıydı. İlk insanlar doğduktan sonra, Degei'nin onlar için bir sığınak inşa etti, besledi ve doğanın sırlarını öğrettiği. İlk insanlar büyüdüğünde birbirleriyle tanıştılar ve Degei'den ateşin gücünü nasıl kullanacaklarını ve Tanrıların yiyeceklerini nasıl yiyeceğini göstermelerini istediler ve böylece Degei onlara öğretti. Ve bir süre sonra ilk insanlar Degei'den ayrıldı ve kendi başlarına yaşamaya başladı ve ilk çocuklarına sahip oldu.
venceremos
#20 · 6 yıl önce
Minotor



Karakterler:
Theseus: Minotor'u öldüren Atina'nın veliahtı, daha sonra kralı.
Ariadne: Theseus'a âşık olan kral Minos'un kızı.
Aigeus (Egeus): Theseus'un babası, Atina'nın kralı.
Aithra (Ethra): Theseus'un annesi.
Minos: Girit Kralı.
Pasiphae: Minos'un karısı.
Daidalos: Labirenti inşa eden mimar.
Poseidon: Yunan mitolojisinde denizler, depremler ve atlar tanrısı.

Girit'te hüküm süren güçlü kral Minos, gücünü kanıtlamak için denizler tanrısı Poseidon'dan ona kurban etmek üzere bir boğa vermesini ister. Poseidon boğayı Minos'a verir. Fakat hayvan, Minos'un hoşuna gider ve Minos, boğayı kurban etmez. Bunun yerine başka bir boğayı kurban eder. Poseidon bunu fark ettiğinde çok sinirlenir ve Eros'tan okuyla Minos'un karısını boğaya âşık etmesini ister. Minos'un karısı Pasiphae, boğayla çiftleşir ve yarı insan yarı boğa bir çocuk doğar.İnsanlar bir süre sonra çocuğa "Minotor" yani "Minos'un boğası" derler. Minotor herkese zarar veren bir yaratıktır ve bunun üzerine mimar Daidalos'un yaptığı Labyrinthos adlı, içinden kimsenin çıkamayacağı yapıya kapatılır.


Girit kralı Minos'a yenilen Atinalılar, haraç olarak yedi yılda bir en güzel yedi genç erkek ve yedi genç kızı Minotor'a kurban olarak göndermek zorundadırlar. Kurbanları götüren gemi, siyah yelkenlidir. Theseus, Minotor'u yenip, bu kurban işine bir son vermek istemektedir. Babası vazgeçirmeye çalışsa da, sonunda bir şartla buna izin verir. Eğer Theseus, Minotor'u öldürebilirse, Atina'ya dönerken, gemiye siyah yelkenler yerine beyaz yelkenler takacaktır.
Kurbanlar ve Theseus, Girit'e geldiklerinde, onları labirente götürürler. Minos'un kızı Ariadne, kurbanlar halka gösterilirken Theseus'a âşık olur ve Theseus'a labirentten çıkabilmesi için basit bir strateji önerir. Buna göre Theseus, kızın verdiği ipliği labirentin girişine bağlayacaktır ve dönerken ipi takip ederek çıkışı bulabilecektir. Theseus labirente girdiğinde Minotor ile başa baş bir savaşa girer, Ariadne'nin dediği gibi Minotor'a eski adıyla seslenerek Minotor'u bir süre şaşırtır ve durumdan yararlanarak Theseus, Minotor'u öldürür. Theseus, Atinalı kurbanlar ile ipi takip ederek çıkışa ulaşır ve Ariadne'yi de yanına alıp Atina'ya doğru yola koyulur. Ancak beyaz renkli yelkenleri açmayı unutmuştur. Kıyıdan siyah renkli yelkenleri gören babası Egeus, oğlunun öldüğünü düşünerek aşağıdaki denize atlayarak intihar eder ve sonra insanlar onun adını anmak için atladığı denize onun adı yani "Ege Denizi" denir. Böylece Theseus, Atina kralı olur.
venceremos
#22 · 6 yıl önce
Aan Arbatıılar



Eski kitaplar, Yakut diyarlarında, dik dağları ve don-
durucu soğuğu insan ırkıyla paylaşan kötü ruhlardan
bahseder. Bu kitapların pek çoğu toprak tarafından
yutulup geldikleri cehennem yurduna geri dönmüş-
tür. Ama buna rağmen hikâyeleri nesilden nesile an-
latılagelmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır.

Alt Dünya cehennem yurdunun Kuzey Göğü kıs-
mında yaşayan ve sık sık yeryüzüne çıkıp avlanan Aan
Arbatıılar da işte bu tehlikeli ve kötücül varlıkların
başında yer alır. Tabii alfabetik olarak. Çünkü şekil-
siz kör bir solucana benzediği rivayet edilen bu var-
lıkların insanlara öyle çok da büyük bir tehlike saç-
tıkları söylenemez. Aralarında dolaşırken insanlara
verdikleri zarar sadece dermansızlık ve fersizlikle sı-
nırlıdır. Bu gibi rahatsızlıklar hep onların eseridir.

Bir Yakut Türk'ü kadim zamanlarda, hastalan-
dığında bunun bir Aan Arbatıı'dan kaynaklandı-
ğını bilir. Ya da en az onun kadar tehlikeli bir başka
kötü ruhtan.
Mike BlundettoCASTUCCI · Justice
#26 · 6 yıl önce
Alıntı yapılan: venceremos - 16.04.2020 19:17
Aan Arbatıılar



Eski kitaplar, Yakut diyarlarında, dik dağları ve don-
durucu soğuğu insan ırkıyla paylaşan kötü ruhlardan
bahseder. Bu kitapların pek çoğu toprak tarafından
yutulup geldikleri cehennem yurduna geri dönmüş-
tür. Ama buna rağmen hikâyeleri nesilden nesile an-
latılagelmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır.

Alt Dünya cehennem yurdunun Kuzey Göğü kıs-
mında yaşayan ve sık sık yeryüzüne çıkıp avlanan Aan
Arbatıılar da işte bu tehlikeli ve kötücül varlıkların
başında yer alır. Tabii alfabetik olarak. Çünkü şekil-
siz kör bir solucana benzediği rivayet edilen bu var-
lıkların insanlara öyle çok da büyük bir tehlike saç-
tıkları söylenemez. Aralarında dolaşırken insanlara
verdikleri zarar sadece dermansızlık ve fersizlikle sı-
nırlıdır. Bu gibi rahatsızlıklar hep onların eseridir.

Bir Yakut Türk'ü kadim zamanlarda, hastalan-
dığında bunun bir Aan Arbatıı'dan kaynaklandı-
ğını bilir. Ya da en az onun kadar tehlikeli bir başka
kötü ruhtan.
perfecto
venceremos
#11 · 6 yıl önce
Yukarıdaki hikaye aşağıdaki kitaptan alıntıdır. Daha fazlası için kitabı alabilirsiniz.